ABD’ye yönelik 11 Eylül terörist saldırısı ve bunun yarattığı
korkunç insan kaybı insanlar arasında çelişkili duygulara neden
oldu. Bir yandan terör eyleminin günahsız kurbanlarına ve onların
ailelerine duyulan sempati ve bu sonuçları yaratan eylemlerin
sınırsız mahkum edilmesi, diğer yandan da Amerika’nın diğer
halklara karşı işlediği suçların cezalarını ödediği konusunda
“adalet” duygusu.
Yıllardan beridir ölülerinin yaslarını tutan halklardan gelen bu
tepki beklenen bir tepki olmasına karşı , şiddet ve karşı şiddet
mantığının sonu olmadığını da açıktır. Terör kimin tarafından
uygulanırsa uygulansın bir çıkmazdır. Ganti’nin “ göz göze
politikasının tüm insanlığı kör edeceği” ifadesi bugün çok daha ikna
edicidir.
Son haftalardaki gelişmeler sonrası insanlığın ve özellikle de
ilerici güçlerin yeni bir tehlike karşısında oldukları bir
gerçektir.
Siyasal erkin ve “özellikle de ABD’nin- askeri çıkarlar tarafından
el altından yönetilmesi dünya barış güçleri arasında her zaman
endişe yaratan bir olguydu.
Uzun bir süreden beridir “ büyük” devletler, kendi düzenlerini
uygulanması için bir güç göstergesi olarak şiddetten başka hiç bir
şeyin dikkate alınmayacağı mesajını veriyor. NATO, halkların ve
halk hareketlerinin ezilmesinin jandarmasına konumuna yükseltildi.
Artık sınır tanımıyor. Politik, sosyal ve ekonomik rejimlerin
sorgulandığı her alana müdahale ediyor. Bu tehlike 11 Eylül
terörist saldırısı sonrası daha da büyüdü.
Direniş bugün her zamankinden daha da fazla gereklidir. Aynı zamanda
daha da zordur. Sağ güçler Uluslararası Ticaret Merkezi ikiz
kulelerinin yıkıma uğratılmasından doğan boşluğu sömürüyor. Siyasi
özgürlükler ve haklar ansızın müzakere konusu yapılmaya başlandı.
Uluslararası hukuk üniversitelerde ve uluslararası toplantılarda bir
tartışma konusuna dönüştü.
Son gelişmelerin bir diğer endişe verici bir unsuru da, "Medeni
Batı"ya karşı
"Barbar Doğu", iğrenç ayrımının tekrardan gündeme
gelmesidir. Bu çok eski ayırımcılığa göre, savaş da sınıfsal değil,
dinseldir.
Medeniyet ve barbarlık coğrafi, dinsel ve ırksal olarak ayrılamaz.
Dinsel nitelikler temelinde bir ayrılığa dönüş olasılığı ise
günümüzde de korkunç görünmektedir.
Son gelişmeler Kıbrıs'ı ve Kıbrıs sorununu da olumsuz olarak
etkiliyor. Doğal olarak Kıbrıs sorunu BM tarafından “ donduruldu” ve
uluslararası topluluk genel olarak dikkatini ABD’nin ve
bağlaşıklarının vereceği tepkiye çevirdi. BM Genel Sekreteri'nin
geçen bir yıl içerisindeki faaliyetlerini kapsayan yıllık raporu
olaylarla direkt bağlantısı olmasa da dahi bir göstergedir. 6 Eylül
tarihini taşımasına rağmen, Rauf Denktaş’ın Birleşmiş Milletler
Genel Sekreteri'nin görüşmelerle ilgili davetini ret etmesin
değinmiyor.
Tabii ki ileri bir aşamada uluslararası topluluk yeniden Kıbrıs
sorunu ile ilgilenecek. Sorunu kapatmak ve bunu özelliklede tam
üyelik öncesi yapmak çıkarınadır.
11 Eylül’den bugün çıkan net mesaj düşmanlığın ve karşıtlığın
yarattığı sorunlara karşı mücadelede küresel bir işbirliğinin
zorunlu olduğudur. Ve ne yazık ki ne yeni dünya düzeni ne de
“küreselleşme” yoksulluk, açlık, hastalık ve cehalet gibi “sosyal”
tehlikelere karşı mücadelede yetenekli olmadığını gösterdi.