Bu satırların yazıldığı anda Filistin topraklarında durum dramatik
bir şekilde kötüleşiyordu. İsrail uçakları, helikopterleri Ulusal
Filistin yönetimi için yaşamsal öneme sahip binaları ve
bunların yanı sıra yerleşim bölgelerini vuruyordu.
İsrail ordusu, aralarında çocukların da bulunduğu sivil insanları
öldürüyor, yaralıyordu. Subaylar göçmenlere ait olan evlerin
yasadışı yapıldığı gerekçesi ile yıkılması direktifi veriyordu. Dün
Filistin kentleri ve köyleri arasında dolaşım çok zor
gerçekleşirken, bugün kontrol noktaları ve var olan 500 barikat
nedeniyle tamamı ile durmuş bir durumda. Filistin devlet başkanı
Yaser Arafat 3 Aralık 2001 tarihinden itibaren Batı Yakasında,
Ramala’da tecrit edilmiş bir durumda.
İkinci İntifada’nın yaklaşık 17 ayı içerisinde yaklaşık 1000 Filistinli
ile 250 İsrailli yaşamını yitirdi. Gaza’da işsizlik % 65 oranına
ve Batı yakasında da % 45 oranına (400 bin kişi) ulaştı. Nüfusun
%65’i yoksulluk sınırının altında bir yaşama mahkum edilmiş durumda.
Bölgedeki zeytinliklerin %50’si İsrail ordusu tarafından söküldü.
Şaron hükümetinin amacının Ulusal Filistin Yönetimin tüm alt
yapısını ortandan kaldırmak, başkan Arafat’ı ve Filistin halkının
liderliğini rezil etmek ve tüm halkın gururu ile oynamak olduğu
açık. Oslo anlaşmasına ve dana sonra iki tarafın imzaladığı
anlaşmalara aykırı olarak İsrail hükümeti durumu tüm Orta-Doğu’yu
bir yangına dönüştürebilecek tehlikeli bir çıkmaza götürmüştür.
Kıbrıs bu bölgeye aittir ve yöredeki gelişmelerden olumlu veya olumsuz
etkilenmektedir. Fakat bunun da ötesinde Kıbrıs halkı, şiddet ile
savaşın ve bölünmenin getirdiği dramı yaşayan her halkın
duygularını içinde hisseder. AKEL, enternasyonalist bir parti
olarak, Filistin halkına pratikte dayanışma gösteren bir parti
olarak geçen hafta içerisinde Filistin’e bir heyet gönderdi. AKEL
heyeti Ramala ile Kudüs’ü ziyaret etti. Meclis grup başkanı Andreas
Hristu’nun liderliğindeki AKEL heyeti, başkan Yaser Arafat
tarafından da kabul edildi. Heyet bölgede olduğu süre içerisinde
hem Filistinli hem de İsrailli partiler yöneticileri ile görüşmeler
gerçekleştirdi. Bu temaslardan ortaya çıkan sonuç, şiddet
döngüsünün sona erdirilmesinin bir zorunluluk olduğu ve tarafların
müzakerelere geri dönüp daha önce vardıkları anlaşmalara uymaları
gerektiğidir. Farklı bir ifade ile İsrail askerlerinin Filistin
topraklarından ayrışmasını ve bağımsız bir Filistin devletinin
kurulmasını öngören BM’in 242, 338 sayılı kararları ile Oslo
anlaşmasına saygı göstermeleri gerektiğidir. Bu noktada haklı
olarak ve Şaron’un tahriklerine intihar saldırıları veya İsrail
topraklarında sivil İsraillileri öldürerek yanıt veren HAMAS
eksremistlerinin ne olacağı sorusu da gündeme gelebilir. Biz
görüştüğümüz tüm Filistinlilerden bu saldırıları kınayan yanıtlar
aldık. Görüştüğümüz Filistinli çevreler ayaklanmanın silahlı bir
ayaklanmaya dönüşmemesi, çünkü Filistin sorunun silahlar aracılığı
ile çözülemeyeceği görüşündeler. Çözümün tek yolu olarak
müzakereleri, BM kararlarına saygıyı görüyorlar.
Bu yaklaşım son günlerde İsrailliler arsında da zemin kazanmaya
başladı. Barış hareketi belli bir dönem için durgunlaşırken, geniş
sol hareket (İşçi partisi azınlığından, Merets’e ve İsrail komünist
patisinin de katıldığı Eşitlik ve Demokrasi cephesine kadar) köşeye
sıkıştırılmış olmasına rağmen, İsrail kamu oyu Şaron’un verdiği
güvenlik sözünün kendileri için bir kabusa dönüştüğünü ve büyük bir
krize doğru gidildiği görmeye başladı. Son iki hafta içerisinde
barış hareketleri Kudüs’te büyük bir gösteri düzenledi. Bu
etkinliklerin büyüyerek devam etmesi bekleniyor. Onlarca İsrailli
genç asker işgal bölgesinde görev yapmayı ret ediyor. Bu da tüm
olumsuzluklara karşı hala daha umudun var olduğunu gösteriyor.
Barış sever, ilerici her insanın bu baskının sona ermesi ve
Filistin’de adil ve kalıcı bir barışın bulunması için sesini
yükseltme görevi vardır.