|
|
|
![]() |
![]() |
|
|
|
| Dimitris Hristofyas’ın gazeteci Kostakis Konstantinu ve Lenya Stilyanu’ya verdiği ve 1 Ocak 2006 tarihinde “Haravgi” gazetesinde yayınlanan röportajı |
|
|
Gazeteci: 2005 yılında 2004 yılının gerilim ve gelişmeleri yaşanmadı. Ancak zor bir yıl oldu, Kıbrıs’ın uluslararası alanda çok sayıda ve yoğun girişimlerinin olduğu bir yıl oldu. 2005 yılının Kıbrıs sorunu ile bağlantılı olarak bir değerlendirmesini yaptığımızda neler görüyoruz? Dimitris Hristofyas: 2005 yılında 2004 yılının gerilim ve gelişmeleri yaşanmadı, ancak 2005 yılı, 2004 yılının gerilimleri ve gelişmeleriyle bağlantılı olarak mücadele etmek zorunda kaldığımız bir yıl oldu. Kıbrıs sorunun tepeden inme bir şekilde çözüme kavuşturulamayacağı, varılacak olan çözümün bütün Kıbrıslıların, iki toplumun da çıkarlarına hizmet etmesi ve üzerinde anlaşmaya varılmış olan bir çözüme ulaşılması gerektiği konusunda 2005 yılında uluslararası alanda ikna etme çabalarını sürdürdük ve sanıyorum ki aşamalı bir şekilde ikna etmeye başladık. BM Genel Sekreteri’nin planında yapılması gereken değişiklikler hakkındaki tezlerimize ilişkin Ulusal Konsey’deki tartışmaların 2005 yılını karaterize ettiğini kaydetmek istiyorum. Sonuç itibarıyla tezlerimizi Genel Sekreter’e sunduk, ancak diyaloğun yeniden başlaması için bunun yeterli olmadığı görünüyor. Gazeteci: Müzakerelerin yeniden başlaması için başka nelerin olması gerekiyor? Dimitris Hristofyas: Diyaloğun başlaması için, Genel Sekreter’in, aynı zamanda Türkiye ve Kıbrıstürk liderliğinin, hakemlik mekanizmasının ve boğucu takvimlerin olmayacağını, daha da önemlisi bizim endişelerimizi tartışmayı ve Genel Sekreter’in planını Kıbrısrum tarafının da kabul etmesini sağlayacak değişikliklerin planda yapılmasını kabul etmeleri gerekiyor. Olduğu haliyle ya da üzerinde dekorasyon niteliğinde bazı değişiklikler yapılarak planın yeniden sunulamayacağına, çözümün üzerinde anlaşmaya varılan bir çözüm olması gerektiğine, diyaloğun yeniden başlamasının boğucu zaman çerçeveleri içerisine hapsedilmemesi gerektiğine, diyaloğun sonucunun hakemlikle damgalanamayacağına dair görüşümüz, mücadele sonucunda BM Genel Sekreteri tarafından kabul edildi. Türkiye ve resmi Kıbrıstürk liderliği öylesi bir tutum içerisindedir ki, bu durumun Genel Sekreter’in diyaloğu yeniden başlatmasına izin vermediği görünmektedir. Tabii Amerikan ve İngilizlerin yaptıkları da var. Tezlerimizi sıralayıp Genel Sekreter’e sunmamız örneğinde de olduğu gibi, her bir olumlu hareketimizde, Amerikan ve İngilizler yeni bir şey bulup, onu bizim tarafımızdan talep ediyorlar ve tarafımızın verdiği karşılıktan tatmin olduklarını ifade etmiyorlar. Bu nedenle, değişiklikler hakkındaki önerilerimiz, ya da başka türlü denildiği şekliyle endişe bölgeleri sunulduğunda, önceliklerimizi belirlememiz tezini ortaya attılar, bu tamamen kabul edilemez, uygun olmayan ve ciddi müzakerelerin yapılması pratiğinin dışında bir şeydir. Bu tez mantıksız olduğu için, sonunda bu tezi kimse destekleyemeyince, bu sefer çıkıp sanki önerilerimizi sunmadığımızı iddia edip, yeniden önerilerimizi sunmamız gerektiğinden söz ettiler. Dolayısıyla 2005 yılı, Türkiye’nin politikasının yanı sıra Amerikalılar ve İngilizlerin bölgeye ilişkin genel stratejilerinin neden olduğu güçlüklere karşı koymakla, zorluklar içerisinde geçti. Gazeteci: 2005 yılında Kıbrıs Avrupa Birliği içerisinde de çetin mücadeleler verdi. Sizin değerlendirmeniz nedir? Dimitris Hristofyas: 2005 yılının Kıbrıstürk toplumuna, ya da daha doğrusu Kıbrıstürk liderliğine ve Ankara’ya “hediyelerin” sunulması ve Türkiye’yi aklamayla bağlantılı oyunlara karşılık verme çabalarımızla karakterize olduğu bir gerçekliktir. Aynı zamanda, AB ile tam üyelik müzakerelerine başlaması için Türkiye’nin adaylığının öne çıkartılmasına yönelik oyunlarla, Kıbrıslıtürklerin tecridinin kaldırılması adına Kıbrıstürk toplumuna ekonomik yardım sunulması ve işgal altındaki bölgeyle doğrudan ticaretin başlamasına yönelik oyunlarla karşı karşıya kaldık.Önemli mücadeleler verdik ve çok yoğun ve koordineli çabalar ortaya koyduk. Kıbrıslıtürklere yardım verilmesini reddetmeden – çünkü bu yanlış olurdu- bu ekonomik yardımın, işgal altındaki bölgedeki liman ve hava alanı aracılığıyla doğrudan ticaret tüzüğünden ayrılması için uğraş gösterdik. İşgal altındaki bölgedeki liman ve hava alanı aracılığıyla doğrudan ticaretin yapılması uluslararası hukukun ve hatta Topluluk hukukunun kurallarının ihlalini teşkil eder. Sanırım, günün sonunda, ortaya konulan bazı oyunlara rağmen; asıl çabaları Kıbrıslıtürklere ekonomik yardım verilmesi değil, bu süreçten siyasal avantajlar elde etmek yani yasa dışı devletin konumunu yükseltmeyi, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin konumunu düşürmeyi hedefleyenler açıkta kaldılar. Gazeteci: AB ve dolayısıyla Kıbrıs karşısındaki yükümlülüklerine ilişkin Türkiye’nin olumsuz tutumunu nasıl yorumluyorsunuz? Dimitris Hristofyas: 2004 Aralık ayında Türkiye’nin tam üyelik müzakerelerinin başlama tarihinin belirlenmesinde Kıbrıs Cumhuriyeti veto uygulamamasına rağmen, 2005 yılında AB’de Türkiye’nin olumsuz tutumu ile karşı karşıya kaldığımızı öncelikle kaydedeyim. Ankara Protokolü’ne ilişkin olarak, yani Türkiye’nin AB ile Gümrük Birliği konusunda, yani Kıbrıs Cumhuriyeti gemilerine ya da Kıbrıs Cumhuriyeti bandıralı gemilere Türkiye limanlarının, Kıbrıs Cumhuriyeti uçaklarına Türkiye hava alanlarının açılmasına izin verilmesi konusunda Türkiye’nin olumsuz tutumu ile karşı karşıya kaldık ve karşı karşıya kalmaya devam etmekteyiz. Sanırım, bu mücadelede ve Türkiye’nin AB ile müzakereleri çerçevesinde tezlerimizin yer almasında başarılı olduk, zafer olarak nitelenmeyecek, ama tatmin edici sonuçlar elde ettik. Türkiye, Protokol’ün uygulanması, ilişkilerin normalleşmesi ve diğer başka meselelerde Kıbrıs’la ilgili diğer yükümlülüklerinin de uygulanmasıyla bağlantılı olarak AB önünde denetim altında olacaktır. Birinci sorunuza yanıtımı tamamlamak için şunu ifade etmek istiyorum. 2005 yılının genel olarak, Türkiye’nin yasadışılıklarını ve Kıbrıs karşısında uzlaşmaz sert politikasını örtmek için ortaya konulan,Türkiye ve bilinen müttefiklerinden kaynaklanan bazı oyunlara karşı koyma çabalarının sonuçlar verdiği bir yıl olduğunu söyleyebilirim. Gazeteci: Türkiye’nin olumsuz tutumuna değindiniz. Bu tutum nasıl değişebilir ve hangi güçler bu yönde etkili olabilirler? Türkiye’nin AB sürecinin Kıbrıs sorunu ile ilgili olarak olumlu etkilerinin olacağına inanıyor musunuz? Dimitris Hristofyas: Kıbrıs’ın AB’ye girmesini desteklememizdeki nedenlerden biri, karşı karşıya olduğumuz sorunlara rağmen, AB’nin Türkiye’nin tam üye olma isteğini göz önüne alıp, Türkiye’nin tutumunun değişmesi ve Kıbrıs sorunun çözümü için katalizör rolü oynayabileceğine inanmamızdı ve buna inanmaya devam ediyoruz. Elbette şu ana kadarki sonuçlar çok cesaret verici sonuçlar değildir. Ancak Kıbrıs Cumhuriyeti’nin varlığı AB çerçevesi içerisinde de devam etmektedir, yukarıda da belirttiğim gibi, aşamalı bir şekilde önkoşulları yaratabilecek mücadeleleri vermekteyiz. Sanıyorum ki, Türkiye’nin Protokol’ü uygulamayı reddetmesine karşı koyma çabamızdaki sonuçlar ve bunun yanı sıra özellikle 2006 yılında Türkiye’yi sürekli olarak AB denetiminin altına koyan müzakere çerçevesinin oluşturulmasındaki sonuçlar başka bir şey söylemeye gerek bırakmamaktadır. Bunlar zafer söylemi değildir, ancak bir de zıddını düşünelim: AB içerisinde olmadan, “Yeni Dünya Düzeni” koşulları içerisinde ve referandumların bilinen sonuçlarıyla, ne olacaktı? Durumun bir de zıddını düşünelim, AB’ye üye olmamış Kıbrıs’ı bir düşünün. Sanıyorum ki, durum çok daha kötü, perspektifler çok daha karanlık olurdu. Yani sınırlı da olsa iyimser olabiliriz. Elbette ki, eğer Kıbrıstürk toplumu içerisinde bugün egemen olan güçler, - hepsinden önce, AKEL ile kardeş parti olarak gördüğümüz en büyük parti- birlikte başlattığımız politikayı; yani, özünde işgali sona erdirecek, Kıbrıslılara haklarını kazandıracak ve Kıbrıs’ı birleşik federal Kıbrıs Cumhuriyeti haline getirecek bir politikayı; bütün Kıbrıslıların haklarının güvence altına alınmış olduğu ve askerlerden arındırılmış bir Cumhuriyet haline getirecek bir politikayı bir az izliyor olsalardı iyimserliğimiz, umudumuz çok daha büyük olurdu. Gazeteci: Kıbrıstürk liderliğinin tutumunu ve Sayın Talat’ın daha önceki tezlerinden 180 derece dönüşünü nasıl görüyorsunuz? Kıbrıstürk liderliğinin bu tutumu yeniden yakınlaşma politikasını ve çözüm çabalarını ne kadar zorlaştırıyor? Dimitris Hristofyas: Çabalarımız genel olarak zor çabalar. Annan Planı’nı kabul ederek sunulduğu şekliyle Kıbrıs sorununa çözüm olarak onay veren ve dört gözle sorunun çözümünü isteyen Kıbrıstürk toplumu bizim tavrımızı ne yazık ki hayal kırıklığı ile karşıladı. AKEL, yaratıcı bir tutum ortaya koydu. Nihai olarak Kıbrıstürk liderliği AKEL’in tezi ile buluşmadı. Referandumların kurtarılması ve referandumlarda iki toplumun da “evet” diyebilmesi için plan üzerinde bazı somut değişikliklerin yapılması olanağının verilmesi için yaptığımız önerilere, ortaya koyduğumuz girişimlere tekrar değinmeyeceğim. Kıbrıstürk toplumu hayal kırıklığına uğradı, çünkü dört gözle iki toplumdan da “evet” çıkmasını arzu ediyordu. Yerleşiklerin kalması, müdahale haklarının ve orduların mevcudiyetinin devamı Kıbrıstürk toplumunun da haklarını ne derece almış olacağı sorusunu sordurmaktadır. Ancak genel olarak konuştuğumuzda, Kıbrıstürk toplumunun haklarını almış olacağını ve Kıbrısrum toplumunun gerektiği gibi ya da bütününde hakkını almış olmayacağını söylemeliyiz. Genel olarak Kıbrıslıların hakkını almış olmayacaklarını söylemeliyiz. Bu hayal kırıklığı yarattı, üzerinde birlikte anlaşmış ve karar almış olduğumuz tezlerle ilgili olarak Kıbrıstürk liderliğinin görüş değiştirmesini, sözünde durmamasını en azından Kıbrıstürk toplumu içinde örtmesi için uygun zemin yarattı. Bu nedenle tekrar ediyorum, AKEL’in 80 yıl boyunca kanıtlamış olduğu gibi, Kıbrıstürk toplumunun iyiliğiyle gerçekten ilgilenen güç olduğunun Kıbrıstürk toplumu içerisinde teyit edilmesi için AKEL tarafından çok çalışılması gerekmektedir. Ancak Kıbrıslıtürkler ve özellikle de Solcu liderler olduklarını söylemeye devam eden Kıbrıslıtürk siyasi liderler de, AKEL’in sadece Kıbrıstürk toplumu karşısında değil, aynı zamanda daha büyük toplum olan Kıbrısrum toplumu karşısında da yükümlülükleri olduğunu göz önüne almalıdırlar. AKEL’in bugün savunduğu tezlerin çarpıtılarak sunulmasını ve AKEL’in milliyetçilikle suçlanmasını hakaret olarak görüyorum. Dolayısıyla, AKEL’in tezlerinin anlaşılması için, Kıbrıs sorununa adil ve yaşayabilir bir çözüm bulunması mücadelesine sadakatinin teyit edilmesi için, halktan Kıbrıslıtürkler içerisinde, siyasal, sosyal ve diğer örgütlerle ortak etkinlikler aracılığıyla çok çalışmak gerekmektedir. Gazeteci: Mehmet Ali Talat Kıbrıs sorunundaki çıkmazdan Hristofyas’ın sorumlu olduğunu iddia ettiğinde, yeniden yakınlaşma ve Kıbrıslırumların-Kıbrıslıtürklerin işbirliği için bu kadar çok şey yapmış bir partinin liderliğinde olan bir insan olarak, bir politikacı olarak neler hissettiniz? Dimitris Hristofyas: CTP liderliğinin tutumundan şu ya da bu şekilde hayal kırıklığı hissetmiştim. Daha fazla hayal kırıklığı hissettim. CTP’nin tezlerinde değişiklik aniden, bir anda olmadı, gökten inen bir yıldırım değildi bu değişiklik. sayın Talat’ın başında olduğu CTP liderliği ile yaptığımız uzun görüşmeler hakkında Merkez Komitesi’ni bilgilendirirken, aşamalı bir şekilde olan bu değişikliği 1996’dan itibaren saptadığımızı söylemeliyiz. O zamandan itibaren bu dönüşün önüne geçmeye çalıştık. Başaramadık ve sonuçta CTP’nin tezlerinde köklü değişiklik oldu. Ancak şimdi sayın Talat’ın çıkıp, Kıbrıslırumların “hayır”ından ve Kıbrıs sorunun çözülememiş olmasından Dimitris Hristofyas’ı suçlaması, hatta AKEL’in “evet” demeyip “hayır” demesinin çılgınlık olacağını söyleyip Hristofyas’ın Bürgenstok’ta söz vermiş olduğunun eklenmesi gerçeğin tamamen çarpıtılmasıdır. Bu da hayal kırıklığını daha da derinleştirmektedir. Gazeteci: Hangi nedenlerden dolayı? Dimitris Hristofyas: Solcu, işgal karşıtı, anti emperyalist bir temelde Kıbrıs sorunun çözümü için ortak mücadelede, mecazi olarak diyorum, kendisiyle ekmek ve tuzu birlikte yediğimiz bir liderin bu yalanları, sanıyorum bilinçli bir şekilde, söylemesi beklenmedik ve üzüntü verici bir şeydir. Referandumların ağır ve kötü sonuçlarını önceden gösteren derin bir çıkmazı Bürgenstok’ta saptadığımda, Mehmet Ali Talat’a iyi gitmediğimizi, açıkça büyük bir çıkmaza doğru gittiğimizi söyleyip, tekrar tekrar onu oturup konuşmaya çağırdım. O benimle görüşmekten kaçındı. Güvenlik konusunda değişikliklerin yapılması, boşlukların doldurulması ve diğer başka meselelerde olası değişiklikleri tartışmak için, iki toplumun da referandumda “evet” demeleri olanağının olması için, burada AKEL bürolarında referandumların ertelenmesi için Kongre kararımızı önermek için bir araya geldiğimizde bunu ona önerdim. Onu eleştirerek ona bunu önerdiğimde, ona buluşmamızı önerdiğimiz kabul etti ve Türk delegasyonunun çok işi olduğu için buluşmaların olmadığı gerekçesini öne sürdü. Çıkmazı gördüğü için onu görüşmeye çağıran bir insanın ona “deli misin, bizim bu plana “evet” demememiz mümkün mü?” demesi mümkün müdür? Sanıyorum ki, üzerine olumlu sonuçların inşa edilebileceği zemin ilişkilerde samimiyettir. Samimiyet olmadığında, siperlere geçme ve gerçeği yansıtmayan bir temeldeki nitelemelerin ortaya atılması mevcut olur, bu da kötü bir durumdur. Ayrıca şunu da söylemek istiyorum, tarih Bürgenstok’tan çok önce başladı. Annan Planı masaya konulunca, AKEL bu planı inceledi; Merkez Komitesi toplandı ve plan üzerinde ciddi değişikliklerin yapılması gereksinimini saptadı. O zaman CTP’yi çağırdık, onlarla konuştuk ve planı, görüş ayrılıklarını ve yapılması gereken değişiklikleri tartışacak iki gurubun, her iki partiden birer gurubun oluşturulmasını ve Kıbrısrum-Kıbrıstürk Solu’nun üzerinde anlaşacağımız ortak tezler ile Kıbrıs halkına, yabancılara ve BM Genel Sekreteri’ine gitmemizi önerdik. Bu guruplar oluşturuldu ve birinci toplantıyı yaptılar. Prosedür konularını tartıştılar ve bunun ardından bu işbirliği kesildi. Ben, şahsen bu gurupların tekrar bir araya gelmelerini istedim ve bu tartışmanın yapılmasında ısrar ettim, ancak karşılık yoktu. Burada parti bürosunda bu meseleleri masa üzerine koyup tartıştığımızda durumun bu olduğu kabul edildi. Üzgünüm, ama bunları demekle yükümlüyüm, çünkü ne bilincim, ne de parti ve buradaki ve oradaki Sol kitle karşısındaki sorumluluğum susmama izin veriyor. Çünkü gerçeği yansıtmayan şeyler ortaya atıldığında, ben gerçeğin ne olduğunu söylemek zorundayım. Bunun ötesinde, bence bu noktada takılıp kalmamalıyız. Adayı bölen hattın bir tarafında ve öbür tarafında siperlere geçmek ve ortaya nitelemeler ya da suçlamalar atmak çözüm değildir, kimileri bunu kasıtlı olarak yapıyorlarsa da, bu hiç bir katkı sunmaz. Bizim böylesi bir hedefimiz, amacımız yok. Biz CTP ile samimi bir şekilde diyaloğu istedik, istiyoruz, ancak her zaman bir şartla: Bu diyalog AKEL üzerine ve genel olarak Kıbrısrum tarafı üzerine Türkiye’nin tezlerinin dayatılması olmamalıdır. Ya Kıbrıslılar olarak hareket edelim, ya da artık ne olduğunu bilelim. Gazeteci: Bizim tarafımız üzerine düşeni yaptı mı? Başka ne yapmalı? DİSİ liderliği pasif bir şekilde durağanlıktan, Kıbrıs sorunun Türkiye’nin AB süreciyle bağlantılı kılınmasında kaybedilen fırsatlardan söz ediyor. Sizin görüşünüz nedir? Dimitris Hristofyas: Çabalarımızda olabildiğince en iyi sonuçları almanın önkoşullarından birinin sürekli olarak faaliyet içerisinde olmak olduğunu sanıyorum. Kanaatimce DİSİ liderliğinin durağanlık olduğundan söz etmekte hakkı yok. Meclis tarafından, yürütme erki tarafından ve Cumhurbaşkanı tarafından sürekli faaliyetler var. Daha da yoğunlaşması lazım mı derseniz, ben her zaman “evet, daha da fazla yoğunlaşması lazım” diyorum ve dört gözle Kıbrıs sorununun çözümünü istediğimizi göstererek iyi niyetli diplomatik ataklarda bulunmamız ve böylece bizim tarafımızdan git gide ve yeni insiyatifleri incelememiz iyidir. Gazeteci: Lidra bölgesinde köprünün yapılmasıyla son Türk tahriklerini nasıl yorumluyorsunuz? Dimitris Hristofyas: İşgal altındaki bölgeye ve bölgeden insanların geçişleri için yeni kapıların açılması bizim için ve Kıbrıs hükümeti için istenen bir şeydi. Son zamanlarda Zodya kapısının açılması olumlu bir gelişmeydi. Lidra’nın açılması işgal altındaki bölgeden özgür bölgeye ve özgür bölgeden işgal altındaki bölgeye pazar yerinde insanların hareketi, yayaların geçmesi için çok önemlidir. Bu bölge, eskiden Lefkoşa merkez pazarının olduğu bölgedir. Kıbrıslıtürk dükkan sahipleri için bu kapının büyük ekonomik önemi var. Aynı zamanda açılmasının sosyal ve de siyasi önemi var. Türkiye’nin yaptığı gibi, işgalci Türk ordusunun da sürekli olarak isteğini Kıbrıstürk liderliğine dayattığı görülmektedir. Çünkü bu yolun altından askerlerin ve askeri araçların geçeceği köprü denilen bu hilkat garibesinin yapımı ile açılması Türk ordusu tarafından bir dayatmadır ve özünde tüm çabayı “tepe takla” etmektedir. Bu nedenle bu bölgede askerler olmadan, yurttaşların korku ve tehlike yaşamadan dolaşabilmeleri için bu köprüyü yıkıp iyi niyetle diyaloğa girmekle ve dükkan sahipleriyle ve “Bu Memleket Bizim” Platformu ile aynı safta yer almakla Kıbrıstürk siyasi liderliği iyi yapmış olacaktır. Ve bunun yapılmasının acilliği vardır, aksi takdirde Kıbrıs halkı için ekonomik ve diğer yönlerden olumlu hiç bir pratik sonuç çıkmayacak ve tüm mesele Kıbrıstürk liderliği tarafından atılacak havai fişeklerden öteye gidemeyecektir. Bu geçişin açılması daha ziyade Kıbrıslıtürk dükkan sahiplerinin ve orta kesimlerin lehinedir, bu nedenle de eğer gerçekten Lidra’nın açılmasını istiyorlarsa ve bazı oyunlar oynanmıyorsa, Kıbrıstürk liderliği tutumunu yeniden gözden geçirmelidir, Gazeteci: Kıbrıs sorunu ile ilgili olarak yeni yılda hangi beklentilerimiz olabilir? Dimitris Hristofyas: Benim kanaatime göre, BM Genel Sekreteri’nin özel görevlisini göndermesi ve daha önce de değindiğim gibi, bu girişimin sonuç vermesi beklentisi içerisinde olabiliriz. Yani – bizzat kendisinin AB sürecinin dayattığı – Türkiye’nin Kıbrıs sorununa ilişkin politikasını değiştirmesi ve bu kadar sert olmaya, Kıbrıs’ı “parçası” ve stratejik hedeflerini dayatma aracı olarak görmeye son vermesi ve Kıbrıs sorunun çözümünün önkoşulunun Genel Sekreter’in planı üzerinde ciddi ve özlü değişiklikler yapılması olduğuna dair çok mantıklı tezi kabul etmesi gerektiği Türkiye tarafından anlaşılmalıdır. Bu önkoşulla 2006 yılında, boğucu takvimler ve hakemlikler olmadan, üzerinde anlaşmaya varılacak bir çözüm için başarı olasılıkları da olacak diyaloğun yeniden başlaması beklentisi içerisinde olabiliriz. Aksi takdirde, 2006 da “uçup giderse”, en azından çok yakın gelecekte Kıbrıs sorunun çözümün daha da zorlaşacağını sanıyorum. 2007 Türkiye’de yapılacak seçimlerin damgasını vurduğu yıl olacak, diğer yandan bizde de 2008 başında Cumhurbaşkanlığı seçimleri olacak. Bildiğiniz gibi, 2003 yılı Cumhurbaşkanlığı seçimleri için seçim kampanyaları erkenden, 2002 yılında başladı. Bu anlamıyla, 2008 Cumhurbaşkanlığı seçimleri için de erkenden, 2007’den başlayacak. Zaman ilerliyor ve geçen zaman leyhte geçmiyor. Toprak üzerindeki durum da bunu gösteriyor. Türkiye ve Kıbrıstürk liderliği “oldu-bittiler”in önüne geçip iyi niyet göstermek yerine, toprak üzerinde git gide daha fazla “oldu-bitti”ler yapıyorlar, bunlar referandumdan sonra daha da yoğunlaştılar. Ancak altını çizmek istiyorum, zaman kaybettiğimiz ve “oldu-bitti”ler yaratıldığı için, zaman kaybının belirleyici pusula olması gerektiği ve Annan planını olduğu gibi ya da bazı dekoratif değişikliklerle kabul etmemiz gerektiği, yönünde içerde çeşitli taraflarca ifade edilen görüşlerle bizim en küçük oranda dahi hemfikir olduğumuz anlamına gelmez.
|
|
|
ANA SAYFAYA DÖNÜŞ
|