KIBRIS’IN BAĞIMSIZLIK GÜNÜNDE GERÇEKLEŞTİRİLEN ETKİNLİKTE

AKEL M.K. GENEL SEKRETERİ DİMİTRİS HRİSTOFYAS

TARAFINDAN YAPILAN KONUŞMA

__________________________________________________________

Limasol - 3 Ekim 2006

 

 

 

 

             1 Ekim’de, Kıbrıs’ın Bağımsızlık gününü kutladık. Ayrıca bu akşamki etkinlik de bu güne adanmaktadır. AKEL, Bağımsızlık Günü’ne gereken önemi verme isteğiyle, Kıbrıs’ın özgürlüğü için, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını savunmak için, ihanetin çalkantılı yıllarında demokrasinin ve meşruluğun savunulması için mücadele edenleri, canlarını feda edenleri andığımız bu etkinliği her yıl gerçekleştirmektedir.

             Halkımızın özgürlüğe ulaşmasının yolu uzun ve çetindi. Sömürgecilerin Kıbrıs’a ayaklarını bastıkları ilk andan itibaren, Kıbrıs halkı yabancıların boyunduruğunu üzerinden atmak için mücadele etti. Tarih bilgisinden yoksun bazılarının, halkımızın özgürlük mücadelesini sadece 1955–1959 yılları arasında ve sadece bir örgütün çerçevesi içerisinde sınırlamaya kalkışmaları halkımızı aşağılamaya yönelik bir tutumdur.

             Kıbrıs halkının özgürlük için verdiği mücadelelerde Kıbrıs Solu’nun katkısı belirleyici öneme sahipti. Bu nedenle de, bu akşamki etkinlik sadece 1 Ekim’e değil, aynı zamanda KKP-AKEL’in 80. yılına adanmaktadır. AKEL, halkımızın sömürgeciliğe karşı mücadelesine damgasını vurmuştur. Daha sonrasında da yabancı komplolar ve aşırı sağın hain faaliyetleri karşısında Kıbrıs’ın bağımsızlığının savunulması mücadelelerinde AKEL en ön safta yer almıştır.

İkinci Dünya Savaşı’ndan müttefik güçlerin galip çıkmasının ardından sömürgeciliğe karşı mücadeleler tüm dünyada yoğunlaşmıştır. Kıbrıs’ta da bu yaşandı. Binlerce Kıbrıslı İkinci Dünya Savaşı sırasında antifaşist güçler safında gönüllü olarak yer aldılar. AKEL’ciler antifaşist silahlı güçlere örgütlü ve bilinçli olarak katıldılar ve savaştılar. Kıbrıslılar savaşın sonunda ve Hitler faşizminin çökertilmesinin ardından kendi kurtuluşlarının da gelmesini bekliyordu. Ancak sömürgecilerin beyanlarının ve sözlerinin karşılığı olmadığını çok çabuk kavradılar ve böylece savaşı izleyen yıllarda Kıbrıs’ta da sömürgeciliğe karşı mücadele yükseldi.

             Kıbrıs halkının karşısında çok güçlü ve sinsi bir düşman vardı. Sömürgeci Britanya imparatorluğu. Kıbrıs’ın jeo-stratejik konumu mücadelemizin koşullarını daha da zor hale getiriyordu. Bunların yanı sıra, soğuk savaşın uluslararası alanda yarattığı koşullar ve Yunanistan’daki iç savaşın etkileri durumu daha da zorlaştırıyordu.

             AKEL’in ısrarla dile getirdiği gibi, Kıbrıs halkının bütün güçlerini birleştirerek, güçlü silahı olan birliği ile tüm bu zorlukların karşısına çıkabilmesi gerekiyordu. Ancak birlik silahını değerlendirmeyi başaramadık. Sağ liderliğin tutumu nedeniyle halk güçleri sonuna kadar bölünmüş bir durumda kaldılar. Bazı çok kısa dönemler dışında Sağ-Sol ilişkileri hep gergin oldu ve hatta bazı zamanlarda iç savaşın eşiğine kadar götürecek noktaya geldiler. Aynı zamanda Sağ liderlik Kıbrıslıtürkleri tamamen küçümsedi ve yok saymak istedi.

Sömürgeciliğe karşı mücadelenin en kritik zamanında ilk toplumlar arası çatışmalar başladı.

Sağın liderliğinin silahlı mücadele yolunu seçmesi büyük hataydı ve bunun sonuçları yaşandı. Başarıya ulaşacak bir silahlı mücadelenin koşulları Kıbrıs’ta yoktu. Tam aksine yapılması gereken, kitlesel siyasal mücadelenin yoğunlaştırılması ve halkların anti sömürgecilik hareketiyle bağlantılı olarak Kıbrıs sorunun uluslararasılaştırılması idi. Silahlı mücadele, bazı kahramanca anlarına rağmen, maceralara ve çıkmazlara götürdü. AKEL’in öngörüleri ve 1955’ten itibaren yaptığı değerlendirmeler haklı çıktı. Emperyalizm, Zürih ve Londra Anlaşmalarını Kıbrıs’a dayatmak için bu çıkmazları kullandı.

Adamızda emperyalist mevcudiyeti kalıcı ve bağımsızlığı yaralı kılacağı için, Kıbrıs’ı garantör güçlerin askeri varlık bulundurma ve müdahale hakkı koşulu altına sokacağı için ve halkımıza antidemokratik bir anayasayı dayatacağı için Zürih Anlaşması’nı imzalamamasını AKEL’in Makaryos’a önerdiğini hatırlatmak istiyorum.

Zürih ve Londra Anlaşmaları’nın imzalanması yeni bir durum doğurdu. Ne kadar yaralı da olsa, Kıbrıs’ın bağımsızlığı Kıbrıs için büyük  öneme sahip bir olaydı ve asırlar boyu esaretin ardından halkımız özgürlüğüne ve kendi bağımsız devletine sahip oluyordu. AKEL, Zürih ve Londra Anlaşmaları hakkında değerlendirmesini koruyarak, öne bağımsızlığın tamamlanması görevini koyarak, tüm gücünü bu yeni durumun olumlu unsurlarının değerlendirilmesine verdi.  

             Yoldaşlar, sevgili dostlar,

             Bağımsızlığa, daha iyi bir gelecek için pek çok beklenti refakat etti. Maalesef bu beklentiler daha çok erkenden karşılıksız kaldı ve halkımız yeni maceralara sürüklendi. Hata neredeydi, sorumlu kimdi?

             Bugün de bir pusula işlevi görecek güvenilir sonuçlara varmak için, durumun ve koşulların diyalektik bir analizini yapmamız gerekir. Bizim görüşümüze göre, Kıbrıs’ın özgürlüğünün tadını çıkarmasının önüne geçen iki öğe oldu. Bunlardan birincisi dış unsurlardı. Soğuk savaş koşullarında emperyalizm Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilan edildiği ilk günden itibaren ve Kıbrıs’ın bağlantısızlar politikasını izlediğini görerek, Kıbrıs’ı NATO’nun savaş arabasına bağlamaya, adamızı Doğu Akdeniz bölgesine yönelik bir sıçrama tahtası haline getirmeye çalıştı. Art arda gelen komplolar Kıbrıs’ın başına bela oldular. Kimilerinin hoşuna gitmese de, Kıbrıs’ın başına gelen acıların ve felaketlerin ana mesulü olarak emperyalizmi suçlamaya asla son vermeyeceğiz. Türkiye kendi yayılmacı politikasını öne çıkarmak için kendi açısından durumu değerlendirdi. Jeo-stratejik konumunu ve NATO’daki müttefikleriyle ilişkilerini kullanarak bugüne kadar da bunu yapıyor. İkinci öğe iç unsurlardı. Bağımsızlığımızı kazandık, ama milliyetçilik ve şovenizmden kurtulmayı başaramadık. Kıbrısrum toplumunun ve liderliğinin büyük kesimi Enosis’i hayal etmeye devam etti. Diğer yandan, en gerici liderliğin dayatıldığı Kıbrıstürk toplumunun büyük bölümü taksim için ve Türkiye’nin yayılmacı planlarının öne çıkarılması için çalışmaya devam etti.

             Ortak kazanımımız bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’ni gerektiği kadar sevmedik. Tüm bu koşullarda yabancı komploların ve oyunların sonuçlarını sonuç vermesi zaman meselesiydi.

             Başımızdaki iç belalardan Grivasçılığın ve aşırı sağın hain faaliyetlerinin önemle altını çiziyorum. Makaryos’un ve halkımızın direnişi Kıbrıs’ın bölünmesini hedefleyen emperyalist planların önüne dikildiğinde, faaliyeti aşırı sağ ve Grivasçılık üstlendi. Kıbrıs kalesinin içerden yıkılması için Truva atı oldu. Yunanistan’da Cuntacı diktatörlüğün dayatılması, Kıbrıs’ın talihinin belirlenmesinde büyük derecede önemli bir dönemeç noktası oldu. Çünkü hem emperyalist komplolar en sadık hizmetçilerini Cunta’da buldu, hem de yerli aşırı sağ ihanet yolunda en büyük destekçisini Cunta’da buldu. En önemli faktör olarak dış unsuru vurguluyoruz, ama aynı zamanda Kıbrıs’ın aleyhine yabancı komploların uygulanmasında aşırı sağın ihanetinin o günün koşullarında yolu açtığının önemle altını çiziyoruz.

             1960-1974 arasında Makaryos ve demokratik güçler tarafından da hatalar yapıldı. Ancak bu hatalar aşırı sağın, EOKA-B’nin ve Grivasçılığın cinayetleri ve suçlarıyla hiçbir şekilde kıyaslanamaz. Böylesi bir eşitlemeye kalkanlar tarihsel gerçeklere tecavüz ediyorlar. Genel laflarla ve “Kıbrıs trajedisinden herkes sorumlu” diyerek EOKA-B ve Grivasçılığın aklanmasına yol açıyorlar. Böylesi bir tutum, halkımıza hakarettir, halkımızın çektiği acılara küfretmektir. AKEL böylesi tutumların her zaman karşısında olacaktır ve tarihsel gerçeği, halkımızın onurunu ve saygınlığını savunmaya devam edecektir.

             Yoldaşlar, sevgili dostlar,

             Darbe, işgal ve sonuçları sahneye iki bölgeli, iki toplumlu federasyon çözümünü getirdiler. Makaryos, bölünmüşlüğün ve işgalin sona ermesi ve Kıbrıs’ın yeniden birleşmesi için gerekli çözüm olarak federasyon çözümünü kabul etti. Teorik olarak iki bölgeli, iki toplumlu federasyon çözümünü Türk tarafı da kabul etti. Ancak Kıbrıs sorunun çözümü için şimdiye kadar ortaya konulan tüm çabalarda Türkiye tarafından iyi düzenlenmiş bir planla karşılaşıyoruz ve bu planın hedefi, aralarında gevşek bağlantı olan iki eşit devletin yaratılmasının yolunu açmaktır. Bu yaklaşıma dayanak bulmak için kendi istedikleri biçimde siyasal eşitlik ilkesine gönderme yapıyorlar. Ancak siyasi eşitliği keyfince yorumluyorlar. Kıbrısrum tarafı, Genel Sekreter ve BM kararları tarafından belirlendiği şekilde siyasal eşitlik ilkesini kabul etmiştir. Siyasal eşitlik ilkesi hiçbir biçimde her şeyde aritmetik eşitlik demek değildir ve Türk tarafının yüklemeyi istediği içeriğe kesinlikle sahip değildir. 

             Ayrıca Türk tarafının yaklaşımı sadece Kıbrıslırumların değil, daha geniş olarak bütün Kıbrıs halkının insan haklarının güvence altına alınmasını içermemektedir. Ancak insan haklarının güvence altına alınması çağdaş hukuk devleti anlayışının özüdür.   İnsan haklarının güvence altına alınması, Avrupa Birliği’nin mevcudiyetinin dayanağı olmasını istediği temel hususlardan biridir.

             Diğer yandan Türk tarafının yaklaşımı, Türkiye’nin Kıbrıs üzerinde mevcudiyetini ve haklarını güvence altına almayı ve devamlı kılmayı isteyen bir anlayışın esiri olarak kalmaktadır.  Bu yeni sömürgeci yaklaşım uluslar arası hukukla çatışmaktadır ve günümüz dünyasında buna tahammül edilemez ve buna tahammül edilmemelidir.

Kıbrıs sorunun özü nedir? Kıbrıs sorunu özünde istila, işgal, uluslar arası hukukun ihlali, BM üyesi bağımsız bir ülkenin toprak bütünlüğünün ve egemenliğinin ihlali sorunudur. Bu nedenle de, Kıbrıs sorununa bulunacak çözümün ilk olarak yanıt vereceği mesele işgale son verilmesi ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin toprak bütünlüğünün ve egemenliğinin sağlanması olmalıdır. Ayrıca çözümün Kıbrıs’ın, garantör güçler de dâhil olmak üzere, her hangi bir yere bağımlılığına son vermesi de aynı derecede önemlidir. Bunun sağlanması için, günün sonunda garantör güçlerin varlığını kabullenmek zorunda kalsak da, bağımlılık aracı olan işgal ordusu ve müdahale hakları ortadan kaldırılmalıdır. Ayrıca yerleşikler konusu çözülmelidir. Türkiye’nin ve Kıbrıstürk liderliğinin özünde ısrar ettiği yerleşiklerin sınırsız sayısı Kıbrıstürk toplumunun karakterini değiştirir, Kıbrıs nüfusunun tümünün demografik niteliğini değiştirir ve yerleşikleri Türkiye’nin politikasının kanalı, Kıbrıs’ı Türkiye’ye bağımlı kılmanın aracı haline getirir.

İnsan hakları konusu Kıbrıs sorununu oluşturan meselelerde büyük bir başlığı teşkil etmektedir. Türkiye, Kıbrıslıtürklerin insan haklarını savunacağını ve Kıbrıstürk toplumunun güvenlik ve varlığını güvence altına alacağını sözde iddia ederek, istila suçunu işledi. Çözüm elbette Kıbrıslıtürklerin güvenlik ve insan haklarını güvence altına almalıdır. Kıbrıslıtürkler asla ikinci sınıf yurttaşlar olarak görülmemelidir. Ancak, Kıbrıslıtürklerin haklarının güvence altına alınması adına, binlerce Kıbrıslırumun hakları ayaklar altına alınırsa, çözüm kalıcı ve mevcut koşullar altında adil olabilir mi? Kıbrıslırum göçmenlerin Kıbrıstürk yönetimi altında da olsa, istedikleri takdirde geri dönmeyi seçme hakları ortadan kaldırılırsa, çözüm yaşayabilir olabilir mi? Öyleyse bütün yurttaşların insan haklarının güvence altına alınması sadece adaletin sağlanması açısından değil, fakat daha da öteye çözümün yaşayabilirliği açısından büyük öneme sahiptir. Çünkü haksızlığa dayalı hiçbir çözüm yürümez.

Ayrıca çözüm ekonominin yeniden birleşmesi konusunu da doğru olarak ele almalıdır. Bölünmüş bir ekonomiyle birleşik bir devlet var olamaz. Ekonomi özünde devlet kurumları ve genel olarak yapıyı yeniden birleştirmede işlev görecek temel faktördür. Biz ekonomi konusuna bir başka açıdan da özel bir önem veriyoruz. Kıbrıs’ın geçmişte acı çektiği ve daha da çekmeye devam ettiği milliyetçilik ve şovenizmin aşılmasının yolunun ekonominin birleşmesinden de geçmesi gerekecektir. Birleşik bir ekonomi çerçevesinde toplumun sınıfsal ve sosyal ayrışımı ile sınıfsal ve sosyal mücadelenin yükselmesi ve ulusal-toplumsal ayrılığın önüne geçmesiyle, milliyetçiliğe ve şovenizme karşı sonuç alıcı bir darbe vurmada başarılı olacağız.

Siyasal eşitlik konusuna tekrar dönüyorum. Siyasal eşitlik tüm federasyonların karakteristik unsurudur. Federal taraflardan birinin kendi siyasal iradesini diğer tarafa dayatamamasının koşullarını yaratır. Siyasal eşitlik tabii ki, çağdaş devletlerde mevcut olan bir diğer ilkeyi, yani demokratik ilkeyi ortadan kaldıramaz, kaldırmaz. Genel olarak federasyonlarda iki yasama organı faaliyette bulunur. Alt Meclis – Üst Meclis. Üst Meclis’te, ya da Senato’da federasyonun tarafları, farklı federe devletler, nüfustan bağımsız olarak eşit olarak temsil edilir. Siyasal eşitlik ilkesi temel olarak burada ifade bulur. Alt Meclis’te, ya da Temsilciler Meclisi’nde demokrasi ilkesi işler ve bunun için farklı federe devletlerin temsili nüfuslarıyla orantılı olur.

Siyasal eşitlik aynı zamanda eyaletlerin organlarının da aynı yetki ve erke sahip olmaları demektir. Federe devletlerin kendi anayasaları olsa bile, bu yetki ve erki elbette ki devletin en yüksek yasası olan federal anayasadan almaktadırlar. Her federe devletin kendine özgü özelliklerini anayasalar ifade edebilirler, ama güç ve erki muhakkak federal anayasadan alırlar, federal anayasayı sayarlar.  Kıbrıs’ta arzu edilen çözüm, elbette bu çözümü karakterize edecek olan bütün kendine özgü vasıflarıyla, federasyon olan devletlerde var olan genel kural ve ilkelerin dışında olamaz.

Türkiye ve ne yazık ki Kıbrıstürk liderliği, gerek anayasa ile ilgili hususlarda, gerekse Kıbrıs sorununun diğer hususlarıyla ilgili olarak,  sonunda uluslararası alanda federasyonlarda var olan ilkelerle hiçbir ilişkisi olmayan bir oluşumu hedefleyerek, sürekli bir şekilde sözde gerçekliklerden bahsediyorlar. Ve onlar gerçekliklerden söz ettiklerinde, doğal olarak istila ve işgalin sonuçlarını, yani etnik temizliği, mal varlıklarının yağmalanmasını, yerleşiklerin yerleştirilmesini ve yasa dışı devleti kastediyorlar. Ancak Kıbrıs sorununun çözümünün tüm bunları yasallaştırması ve kalıcılaştırması değil, tüm bunlara son vermesi gerekir. Çünkü aksi takdirde çözüm değil, yeni acıların başlangıcı hakkında konuşacağız.

             Yukarıda genel hatlarıyla değindiğimiz gibi, Kıbrıs sorunun çözüm ilkeleri BM kararlarında da yer almıştır. Ancak sözde “Yeni Dünya Düzeni” çerçevesinde uluslar arası alanda yaşanan gelişmeler, başta Birleşik Devletler ve Britanya olmak üzere Türkiye’nin müttefiklerinin bu canice yeni düzende Türkiye’ye verdikleri rol ve Türkiye’nin uzlaşmaz tutumu BM kararlarının özünü ve biçimini maalesef başkalaştırmaktadır. Uzlaşma adına, uluslar arası hukukun ilkelerinin çiğnemeye ve BM’nin Kıbrıs’la ilgili en özlü kararlarının bir kenara itmeye teşebbüs eden nice uygulamalara, oyunlara tanık olmaktayız.

             Kıbrıs sorununun özünün nasıl çözüleceği, yani işgalin ve bölünmüşlüğün nasıl ortadan kalkacağı, birliğin nasıl sağlanacağı, insan haklarının nasıl güvence altına alınacağı üzerine yoğunlaşacakları yerde, son yıllarda Kıbrıslıtürklerin sözde tecridinin kaldırılmasını birinci konu olarak öne çıkarmaktadırlar. Ve hatta bazılarınca Kıbrıs sorunu, Kıbrıslıtürklerin Kıbrıslırumlar tarafından ezilmeleri sorunu olarak yansıtılmaktadır. Gerçekliğin böylesine çarpıtılmasını kabul edemeyiz, böyle bir çarpıtmaya tahammül gösteremeyiz.

             Korkarız ki, ilkelerde tutarlılık hakkında sürekli ilanlarına rağmen, Avrupa Birliği de benzer bir yolu izlemektedir. İndirimlerin sunulması, ilkelerin önemsizleştirilmesi, Türkiye’nin Avrupa ülkesi olması gereksiniminin aşırı derecede vurgulanması yönünde hareketler organize edilmektedir. Bütün bu tertiplerin olası sonucu, bu ülkenin Avrupa Birliği karşısında üstlendiği yükümlülükleri yaşama geçirme konusunda kendisi tarafından özlü hareketler ortaya koymadan yükümlülüğünün ertelenmesi olacaktır.

             Biz Türkiye’nin Avrupa sürecinin devam etmesini arzu ediyoruz. Bu ülkenin demokratikleşmesini istiyoruz. Türk halkı dâhil olmak üzere, demokrasi ve insan hakları için mücadele eden her halkla dayanışma içerisindeyiz. Kendi insan hakları ve siyasal hakları için mücadele eden Kürtlerle dayanışma içerisindeyiz. Diğer yandan Türkiye’yi ortak ve komşu kıldığı derecede bu ülkenin Avrupa Birliği sürecinin anlamı olduğunu vurguluyoruz. Çünkü yanı başında Türkiye ile yaşayacak olan biziz ve bugüne kadar tanıdığımızdan farklı bir Türkiye ile yaşamayı istiyoruz.

             Türkiye’nin Avrupa Birliği süreciyle ve Kıbrıs karşısındaki tutumu ile de ilgili bazı gelişmelerin yaşanacağı barizdir. AB Dönem Başkanı Finlandiya’nın düşünceleri de dahil olmak üzere gelişmeler üzerine tartışmak için, izlenecek yol hakkında birlikte sorumluluk üstlenmek için, bu kritik anda Ulusal Konsey’in bugünkü toplantısında bütün siyasal güçlerin bulunması beklenirdi. Bu olacağına, maalesef Demokratik Seferberlik Partisi DİSİ liderliği dışarıda kalıp, garantili bir konumdan eleştiri yapıyor.   

             Yoldaşlar, sevgili dostlar,

             Kıbrıs’ta tarihsel bir uzlaşının sağlanması gerekiyor. Biz, Kıbrıslıtürk yurttaşlarımızla dürüst, işlerliği olan ve yaşayabilir bir uzlaşmaya hazırız ve bu uzlaşıya ulaşabilmek için Kıbrıslıtürk yurttaşlarımızı birlikte çaba göstermeye çağırıyoruz. Ancak işgal ve bölünmüşlükle uzlaşmak niyetinde değiliz. Bunu herkes net bir şekilde bilmelidir. Kıbrıslırum, Kıbrıslıtürk, Kıbrıs halkı olarak birbirimizin haklarına, kendine has özelliklerine ve özgürlüklerine saygı göstererek, özgür, demokratik bir ülkede birlikte yaşayabiliriz. Eğer ana vatanların hamilikleri olmadan kendi irademizle yaşayabileceğimizin bilincine varırsak bu gerçek olabilir. Ne biz Yunanistan’la özel bağlarımızı keseceğiz, ne de Kıbrıslıtürkler Türkiye ile özel bağlarını kesecekler.  Ancak bu bağların olması ve zenginleşmesi başka şeydir, ana vatanların hem de Kıbrıs’ın egemenliği üzerinde istemleri olarak bizim için karar vermesi başka şeydir.

             Bizim tercihimiz olmadan, fakat koşulların dayattığı seçenek olarak önümüzde çetin bir yol var.  Mümkün olan en kısa süre içersinde çözüme ulaşmak için mücadele ediyoruz. Hedeflerimize ulaşmak için, iki bölgeli, iki toplumlu federal çözüm politikamızda tutarlılık gereklidir. Ulusal Konsey çerçevesinde birlik gereklidir. Yerel ve uluslar arası koşullara ilişkin gerçekçi ve serinkanlı olunması gerekmektedir. Ama aynı zamanda haklarımızı talep etmede kararlı ve tutarlı olunması gerekmektedir. Milliyetçilik ve şovenizm samimi bir şekilde reddedilmeli ve aynı samimiyetle yeniden yakınlaşmayı inşa etmeliyiz. Uluslar arası düzeyde sahip olduğumuz dayanakları ve AB üyesi ülke olarak niteliğimizi, elbette kendi kendimizi kandırmadan ve yanılgılara düşmeden, mümkün olan azami derecede değerlendirmemiz gerekmektedir.

Kıbrıs’ta durum hiçbir zaman kolay değildi. Türkiye’ye uluslar arası düzeyde arka çıkanlar olduğu için, durum zorluğunu korumaya devam ediyor. Bazı olumsuz yanlarımızın ortaya çıkmasıyla durum daha da zora giriyor. Bu nedenle hem uluslar arası siyasette rakiplerimize, hem de kendi olumsuz yanlarımıza karşı mücadele etmeliyiz.

Sadece bu şekilde daha iyi günlere ulaşmayı umabiliriz. Kıbrıs’ın gerçek bağımsızlık gününü Kıbrıslırum, Kıbrıslıtürk, Maronit, Ermeni ve Latin, bütün Kıbrıslıların birlikte kutlayacağı güne ulaşmayı umabiliriz.   

                  

 

 

 

                 

   ANA SAYFAYA DÖNÜŞ