AKEL tarafından gerçekleştirilen

“Lizbon Stratejisi ve İlerici Öneri”

konulu toplantıda yapılan konuşmalar

 

 

 Giriş

 

 Lizbon Stratejisi ve İlerici Öneri

    AKEL M.K. Genel Sekreteri Dimitris Hristofyas’ın açılış konuşması

 

 Ekonomik ve Sosyal Parameterler

    Pambis Kiritsis - PEO Genel Sekreteri

 

 Eğitimin Bir Ticari Ürüne Dönüştürülmesi

    Adamos Adamu - Avrupa Parlamentosu AKEL Milletvekili

 

 Lizbon Stratejisi ve Kadın Erkek Eşitliği

    Skevi Kukuma-POGO Uluslararası İlişkiler Sekreteri

 

 

 

Giriş

 

AKEL ve Avrupa Birleşik Solu / Kuzey Yeşil Sol tarafından 2005 yılının Mayıs ayında organize edilen “Lizbon Stratejisi ve İlerici Öneri” konulu toplantıda yapılan konuşmalar bu yayında yer almaktadır.

AKEL olarak, AB’nin çalışanları, orta ve dar gelirli katmanları ilgilendiren ve aynı zamanda devletin sosyal niteliği ile ilgili büyük meseleleri hakkında tartışmaya devam etmekteyiz ve bu kitapçıkta eleştirel düşüncelerimizin yanı sıra, bizim görüşümüze göre alternatif bir sürecin ana hatlarıyla yaratıcı önerimiz de ortaya konulmaktadır.

Lizbon Stratejisi, ekonomi alanında uluslararası düzeyde var olan keskin rekabetçi duruma AB’nin yanıtını teşkil etmektedir. Kapitalizmin Neo-liberal kalkınma modeli mantığı ile hareket eden ve 2010 yılına kadarki süreci kapsayan stratejik programlama, bizim görüşümüze göre, orta vadeli bir strateji olarak politik-ekonomik bir pusula ve yönlendirme işlevine sahiptir.

İlan ettiği temel hedef “AB’nin rekabet gücünün, bilgiyi dayanak alarak daha artması; daha fazla, daha iyi iş olanaklarıyla ve daha büyük toplumsal birliğin sağlanmasıyla ekonomik kalkınmanın sürdürülebilir kılınması”dır.

Bu hedefe ulaşmak için uygulanan ve söylemde hoş görünen politikalar Avrupa’nın tarihi ve gelenekleriyle çelişmektedirler. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’da sosyal devlet olgusu, çalışanlar için zor koşullar içerisinde elde edilen gerçek bir kazanımdı. Özellikle Batı Avrupa ülkelerinde, Sovyetler Birliği’nin ve sosyalist topluluğun diğer ülkelerinin mevcudiyetlerinin yarattığı baskı, ulusal düzeyde halk katmanlarının mücadeleleriyle bağlantılı olarak, -genellikle- sosyal sistemin türevi olan sosyal sorunlara, sonuç alıcı bir şekilde yanıt üretilmese de, sosyal sorunların keskinliğini gidermeyi hedefleyerek, devletin az ya da çok bir biçimde yardımcı olmasının benimsenmesine götürdü.

Bu modelin kötüleştirilmesi, egemen sınıfların kandırmak amacıyla iddia ettikleri gibi, çağdaşlaşmanın zaferi olmayacaktır. Aksine eskinin, yeni ve ilerici olan karşısında zaferi olacaktır.

 

  

AKEL tarafından 14 Mayıs 2005 tarihinde gerçekleştirilen

“Lizbon Stratejisi ve İlerici Öneri”

konulu toplantıda yapılan konuşmalar

 

Lizbon Stratejisi ve İlerici Öneri

Dimitris Hristofyas

AKEL Merkez Komitesi Genel Sekreteri

 

Yoldaşlar, dostlar,

“Lizbon Stratejisi ve İlerici Öneri” konusuyla partimiz tarafından düzenlenen bu toplantıya AKEL Merkez Komitesi adına sizlere hoş geldiniz demek istiyorum.

Özellikle de Yunanistan Komünist Partisi’nin Avrupa Parlamentosu’ndaki temsilcisi, Birleşik Avrupa Solu’nun ve Avrupa Parlamentosu İstihdam ve Sosyal İşler Komisyonu üyesi, yoldaş Yorgos Tussas’a hoşgeldin demek istiyorum.

Avrupa Birliği’ne girişimizin ardından AKEL tarafından düzenlenen ilk toplantıda, orta ve dar gelirli katmanları, çalışanları ilgilendiren, devletin toplumsal niteliği ile ilgili olan, AB’nin önemli meselelerini ele almaya, tartışmaya devam edeceğimiz sözünü vermiştik. Biz, bugün eleştirel düşüncemizin yanı sıra, kanaatimizce alternatif bir yol sunan yapıcı önerimizi de ortaya koyuyoruz.

AB’nin damgasını taşıyan her şeyi, itirazsız bir şekilde, hatta kimi zaman hiç incelemeden kabul eden diğer siyasal güçlerin aksine, biz detaylı olarak inceleme, öze ulaşma ve ardından önerimizi sunup sonuçta talepleri öne çıkaran mücadele yolunu seçiyoruz. Bugün de gerçekleştireceğimizden emin olduğum yaratıcı bir diyalog aracılığıyla bu gayret içerisindeyiz.

Avrupa Komisyonu tarafından önerilen ve AB Brüksel Zirvesi’nde Mart ayında onaylanan “Yeniden gözden geçirilmiş Lizbon Stratejisi” toplumsal yaşamın bütün alanlarını yakından ilgilendirmektedir. Dolayısıyla, ekonomi, toplumsal çalışma ilişkileri, eğitim, çevre ve kadın gibi pek çok konuyu bugünkü toplantımızın kucaklayacak olması da tesadüfî değildir.

Lizbon Stratejisi, ekonomi alanında uluslararası düzeyde var olan rekabetçi duruma AB’nin yanıtını teşkil etmektedir. Neo-liberal model mantığı ile hareket eden ve 2010 yılına kadarki süreci kapsayan stratejik programlama, bizim görüşümüze göre, orta vadeli bir strateji olarak politik-ekonomik bir pusula ve yönlendirme işlevine sahiptir.

İlan ettiği temel hedef “AB’nin rekabet gücünün, bilgiyi dayanak alarak daha artması; daha fazla, daha iyi iş olanaklarıyla ve daha geniş toplumsal birliğin sağlanmasıyla ekonomik kalkınmanın sürdürülmesi”dir.

Bu hedefe ulaşmak için uygulanan söylemde hoş görünen politikalar Avrupa’nın tarihi ve gelenekleriyle çelişmektedirler. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’da sosyal devlet olgusu, çalışanlar için zor koşullar içerisinde gerçek bir kazanımdı. Özellikle Batı Avrupa ülkelerinde Sovyetler Birliği’nin ve sosyalist topluluğun diğer ülkelerinin mevcudiyetlerinin yarattığı baskı, ulusal düzeyde halk katmanlarının mücadeleleriyle bağlantılı olarak, -genellikle- sosyal sistemin türevi olan sosyal sorunlara sonuç alıcı bir şekilde yanıt üretilmese de, sosyal sorunların keskinliğini gidermeyi hedefleyerek, devletin az ya da çok bir biçimde yardımcı olmasının benimsenmesine götürdü.

Başka ekonomilere kıyasla nitel ve nicel olarak daha büyük sosyal dayanışmaya sahip olan Avrupa bugün, katışıksız rekabet ve ölçüsüz pazar ekonomisini yoğun bir biçimde kurumsal hedef olarak koymaktadır. Onaylanmaya sunulacak Anayasal Sözleşme işletmelerin yararına yönelik olarak bu hedefi belirlemektedir ve sonuçta ABD ve Japonya’da geçmişte ve bugün geçerlilikte olana kıyasla çok daha ileri olan bu Avrupa sosyal modelinin Amerikanlaştırılması hedefini saptamaktadır.

Bu model uygulandığı takdirde, bu, egemen sınıfların kandırmak amacıyla iddia ettikleri gibi, çağdaşlaşmanın gericilik karşısında zaferi olmayacaktır. Aksine eskinin, yeni ve ilerici olan karşısında zaferi olacaktır. Şimdi bu tartıştığımız konu üzerine Avrupa Solu’nun temel görüşlerini görelim.

Toplumun ilerlemesi için teknoloji ve bilimin başarılarının ve bilginin değerlendirilmesi Sol’un her zaman dile getirdiği bir talebidir. Sürdürülebilir kalkınma ve toplumsal ilerleme Sol güçlerin hem Avrupa’da ve hem de daha da geniş olarak önüne koyduğu hedefler ve verdiği mücadelelerle yakından bağlantılıdır.

Ancak Lizbon Stratejisi’nin temel ekseni, emeğin toplumsal güçlerine ve genel olarak halk katmanlarına hizmet etmek yerine, eşitsizliğe neden olan güçlerin, sermaye ve çok uluslu şirketlerin çıkarlarına hizmet ettiği sürece bu hedefe nasıl varılabilir?

Lizbon Stratejisi’nin bazı temel unsurlarına değinerek, aşağıda belirtmek istediklerime geçmeden önce, bu gerçekliklerin bizim gerçekliğimize oranla, Avrupa’nın diğer ülkelerini çok daha büyük oranda ilgilendirdiğini belirtmek istiyorum.

             Somut olarak:

Genel olarak toplumun yararına olan hizmetlerin sermayeye devredilmesi anlayışı ve uygulamasına ve de bu hizmetlerin kuralsızlaştırılan pazarda faaliyet gösteren işletmeler haline getirilmesine biz tamamen karşıyız.

Devlet yardımının azaltılması, küçük ve orta gelirli katmanlara yönelik kaynakların azaltılması ve bu tür kaynakların pazarın ve sermayenin gereksinimleri için kullanılması mantığı toplumsal uçurumu daha da büyütmekte, eşitsizliklerin devam etmesine yol açmaktadır.

Bunun yanı sıra, çalışma saatlerinin elastikiyetinin arttırılması denilen uygulama, çalışanların sayısını arttırmayı değil, toplu sözleşmeleri ve bunlardan kaynaklanan hakları olmaksızın belirsiz koşullar altında çalıştırılabilecek, keyfi olarak işten çıkarılabilecek insanların sayısını arttırmayı hedeflemektedir ve bu çalışma ilişkilerinin kuralsız hale getirilmesine yönelik daha geniş çerçevedeki bir teşebbüsün bir kısmını teşkil etmektedir. Çalışanları insanlık dışı istihdam koşullarına mahkûm etmeyi, toplumu çalışmanın kölelik anlamına geldiği dönemlere götürmeyi hedefleyen bir teşebbüstür.

Sosyal sigorta sistemlerinde işverenlerin katkılarını azaltan ve işletmelerin yaşayabilirliği adına sosyal sigortayı isteğe bağlı hale getiren değişikliklerin, üstelik de AB içerisinde çok uluslu şirketlerin ve büyük işletmelerin faaliyet kazançlarının 2004 yılında % 78 oranında arttığı bir dönemde gündeme getirilmesi, Avrupa’nın dev şirketlerinin sağladıkları aşırı kazancı daha da arttırıp, çalışanların gelirlerini azaltmaktan başka bir şeyi hedeflememektedir.

Bunlar, Lizbon Stratejisi’yle önerilen önlemlerden bazılarıdır. Bu önlemler elbette ki halklara ve çalışanlara hizmet etmiyor; bunlar Avrupa’nın çok uluslu şirketlerinin Amerika ve Japonya’nınkiler karşısında daha büyük rekabet gücüne sahip olmalarını hedefleyen önlemlerdir.

Avrupa Solu’nun kendi önerisi var ve biz, bu önerinin Kıbrıs’ın koşullarıyla hangi oranda bağlantılı olduğundan bağımsız olarak, bu öneriyle tamamen hemfikiriz. Ayrıca Sol güçlerin ortak hedefi çevre korunması, sosyal ve ekonomik ilerleme yolunda Avrupa’yı bütün dünya için fener olabilecek hale getirmektir.

Şunları önermekteyiz:

1.     Lizbon Stratejisi’nin sosyal yönleri maliyet bedellerinin azaltılması ve kamu açıklarının düşürülmesi hedeflerinin boyunduruğu altına sokulmamalıdır. Maliyet bedellerinin ve kamu açıklarının azaltılması hedeflerine ulaşılmalıdır ancak bu, Avrupa’da bugüne kadar yapıldığı gibi, sosyal devletin aleyhine önlem ve uygulamalarla olmamalıdır. Bizim tezimiz, muhasebecilik mantığının yerine insanı esas alan anlayışın konulmasından yanadır.

2.     İstihdam yerleri yaratılmasında, yoksulluk ve toplumsal izolasyonlara karşı mücadelede, kamu hizmetlerinin ve sosyal ekonominin önemi ciddi olarak göz önüne alınmalıdır. Bu nedenle de toplum yararına olan kamu ve yarı kamusal sektör ile hizmetler sektörü daha fazla sınırlanmamalı ve devlet sosyal rolünü korumalıdır.

3.     Herkese refah sağlanması amacıyla üretilen zenginliğin paylaşımı için devletin doğru sosyal sigorta ve koruma sistemleri, vergilendirme zemininin genişletilmesi gereklidir. Bu şekilde hem yeni gereksinimlere yanıt üretilebilecektir, hem de sağlık, eğitim ve barınma gibi kamu hizmetlerinden kaliteli bir şekilde herkesin yararlanabilmesi güvence altına alınacaktır.

4.     İstihdamın ve etkilenebilecek bölgelerin korunması için, işletmelerin birleşmesine ve çok uluslu şirketlerin taşınmasına ilişkin düzenleyici önlemler alınmalıdır.

5.     Üretici sektörlerin, küçük ve orta boyutlu işletmelerin, aile tarafından yapılan tarım faaliyetlerinin ve toplumsal ekonominin istihdam ve ulusal zenginlik yaratılmasında önemli olarak görülmeli ve desteklenmelidir.

6.     “Bırakalım işletmeler daha fazla ve daha iyi istihdam yerleri yaratsınlar” şeklindeki neo-liberal tutum değişmelidir, çünkü bu tutumun sonucunda:

·      Avrupa Birliği’nde işsizlerin sayısı 20 milyona ulaşmıştır,

·      Yoksulluk tehlikesiyle karşı karşıya olanların sayısının 70 milyon civarında olduğu hesaplanmaktadır,

·      Kadınlara verilen ücretler ortalama olarak % 16 oranında daha düşüktür,

·      Gerçek yakınlaşma ve uyum başarılamamıştır.

7.     Çalışanların ücretleri düşürülmeden çalışma saatleri azaltılmalıdır. Bu şekilde hem yeni istihdam yerleri yaratılabilecek, hem de üretim artacaktır.

8.     İstihdam yerleri yaratılması için işletmelerin kazançlarından belirli bir oranı zorunlu olarak yine yatırımlara yatırmalarıdırlar.

9.     Eğitime, araştırmaya, barınmaya, çevre korunarak ve güzelleştirilerek kentlerde imara, temiz teknolojiye ve yenilenebilir enerji kaynaklarına kamu yatırımları arttırılmalıdır. Bu kamu yatırımları, sosyal rolünün dışında, yeni istihdam yerlerinin yaratılmasına da yardımcı olacaktır.

10.     Sanayi politikasında sert çevre koruma kurallarının da yer alması gerekir.

Solun önerileri, hem Avrupa Birleşik Solu’nun, hem de sendikal ve toplumsal kurumların ve ilerici bireylerin Avrupa düzeyinde gerçekleştirdikleri tartışmaların ve analizlerin sonucunda ortaya çıkan özdür. Bu, AB içerisindeki gerçekliklerle bağlantılıdır ve Avrupa ve daha geniş olarak dünya halklarının daha iyi sosyal koşullar içerisinde yaşaması için perspektif sunmaktadır ve AKEL olarak benimsediğimiz ilerici öneriyi teşkil etmektedir.

             Kıbrıs’la ilgili olarak da, neo-liberalizmi yani yeni muhafazakârlığı sadık bir şekilde uygulayan, kamu servetini ucuza satmaya kalkışan ve bu nedenlerle de halk hareketinin ve diğer demokratik güçlerin güçlü direnişi ile karşılaşan on yıllık sağ hükümetin ardından, bugün, biz halkın çıkarlarının sözcüsü olarak, en iyi şekilde tartışabilecek konumda bulunuyoruz.

Bir yandan Tassos Papadopulos hükümetinin programında ilerici politikaların yer alması ve bunların uygulanması, diğer yandan sıradan, halktan insanın haklı çıkarlarının savunulmasında partimizin, PEO’nun ve geniş halk hareketinin hem yaratıcı, hem de talep edici rolü halkın kazanımlarının sadece korunmasının değil, daha da genişletilmesinin güvencesini teşkil etmektedir. 

Bugün AB üyesi pek çok ülkenin verilerine kıyasla, Kıbrıs’ta var olan olumlu veriler temelinde, seksen yıldır yaptığımız gibi, gelecekte de önemli rol oynamaya ve toplumsal gelişmelere kendi ilerici mührümüzü koymaya devam edeceğimizden eminiz. Temel kriterimiz, KKP’nin ve daha sonra da AKEL’in varlık nedeni halkın çıkarlarına hizmet etmekti ve öyle olmaya da devam etmektedir.

AB alanında Sol olarak olanaklarımızı realist bir şekilde değerlendirerek, ama bunun yanı sıra Birleşik Sol aracılığıyla talep ve mücadele ederek, sonunda neo-liberal akını uzaklaştırmayı başaracağımıza inanıyorum.

AKEL için, barışın, demokrasinin, toplumsal ilerlemenin ve adaletin, ekolojinin ve sürdürülebilir kalkınmanın, hakların ve özgürlüklerin Avrupası yegâne stratejik tercihi teşkil etmektedir.

Bu tercih doğrultusunda mücadele etmeye devam etmekteyiz. Kıbrıslırumların ve Kıbrıslıtürklerin büyük-küçük mücadelelerini birlikte verecekleri, adamızın bütün yasal sakinlerinin birlikte yaşayacakları, birlikte mücadele edecekleri, birlikte çalışacakları, birlikte yatırım yapacakları, birlikte grev yapacakları, birlikte spor yapacakları gerçekten birleşmiş bir vatana kısa süre içerisinde ulaşmayı ümit etmeye devam etmekteyiz.

Yoldaşlar, dostlar,

Size çalışmalarınızda başarılar diliyorum ve böylesi etkinliklerin çağdaş Solun gereksinim duyduğu, yapısal bütünlüğü olan tezlerin ve taleplerin oluşturulması çabasına katkıda bulunduğuna inancımı dile getiriyorum. Zaten Sol düşünce dönemimizin yakıcı sorunlarına ilişkin alternatif politikaların oluşturulması, önerilerin ifade edilmesi ve bunların uygulanması için mücadelelere aktif katılımla yakından bağlantılıdır.

AB’nin neo-liberal gidişatını durdurmak ve başka bir Avrupa için, halkların Avrupası için önkoşulları yaratmak biz AKEL’ciler dâhil olmak üzere hepimizin görevidir.

 

 

 

Lizbon Stratejisi: Ekonomik ve sosyal parametreler

Pambis Kiritsis

PEO Genel Sekreteri

 

Lizbon Stratejisi’nin ekonomik ve sosyal parametreleri incelendiğinde, belirleyici önemde olanın hedeflerden ziyade, bu hedeflere varmak için önerilen araçlar olduğu görülmektedir. Amacı ne pahasına olursa olsun ekonomik kalkınma, rekabet ve yüksek kazanç sağlamaktır. Toplumsal dengenin korunması, çalışmanın korunması, son tahlilde ekonomik kalkınmanın sonuçlarının adli paylaşımı ise strateji, önlemler ve müdahaleler gerektiren alanı teşkil etmemektedir.  

Maalesef bugün karar merkezlerinde egemen olan bu mantığın taraftarları kurnazca şöyle diyorlar: “İşletmelerimiz başarılı olursa, kalkınma tatmin edici düzeydeyse bunlar kendiliğinden gelir.” Elbette onlar pratikte şunu kastediyorlar: Avrupa’nın sosyal ve çalışma geleneklerinde var olan ve hiç şüphesiz mücadeleler ve kanla kazanılmış olan unsurlar, çağ dışı ve katı olarak görülüp bir kenara bırakılsın, çünkü bunlar, işi çalışanların hakları aleyhine kullanarak kendi kazançlarını daha da fazla arttırmayı isteyen işletmelerin ve ekonomi devlerinin “özgürlüğünü” engelliyorlar.

Birbiriyle kopmaz bir şekilde bağlı olan hem Lizbon Stratejisi’nde, hem de Avrupa İstihdam Stratejisi’nde (Kasım 1997) ister yasal, ister idari olsun, önerilen önlemler AB’de kapitalizmin neo-liberal modelinin geliştirilmesini temel almaktadır. Bu iki stratejide de hareket noktası ve başarıya ulaşmanın temel aracı basit bir şekilde “çok sayıda pazarın rekabete açılması” değil, ürünlerin ve hizmetlerin tamamen denetim dışı bırakılmasıdır. Neo-liberaller ilerleme araçlarının rekabet ve pazarların serbestleştirilmesi olduğunu belirterek, her yoldan unları kurumsallaştırmaya çalışmaktadırlar.

 

Çalışma süresine ilişkin AB Direktifi

Çalışma süresinin düzenlenmesine ve idaresine ilişkin Avrupa Birliği’nin 93/104/ΕΚ Direktifi, çalışma yaşamında elastikiyetlerin daha da arttırılması ve çalışanların sahip oldukları kazanımları ters yüz etme çabasının karakteristik bir örneği teşkil etmektedir. Kısaca, bu somut öneri ile haftalık azami çalışma süresi bugün geçerli olan 48 saatten, (fazla mesailer de dâhil olmak üzere) 65 saate çıkarmaya kalkışılmaktadır. Üstelik de işverenlerin tek yanlı kararıyla. Aynı anda da çalışma süresiyle ilgili koruma öngören hükümlerden, maddelerden çalışanların bireysel olarak muaf tutulması olanağının olmasını da öngörüyorlar.

Bu iki örnek genel bir politikanın göstergeleridir, istisnaları değil, genel kuralı teşkil etmektedirler. Çalışma yaşamına ilişkin olarak Lizbon Stratejisi tarafından öne sürülen bütün reformları dikkatle incelediğimizde bunu saptamaktayız. Bu çerçevede, istihdam yerlerinin arttırılması, çalışma yaşamına daha fazla sayıda çalışanın dâhil olması ve pazarların hem çalışanların, hem de işletmelerin gereksinimlerine uyumunun iyileştirilmesi gibi hedefler olumsuz değildir. Bununla beraber, yüksek ücretlerin işsizliği arttırdığı iddiasıyla, ücretlerin ortalama ücretleri geçtiği mesleklerde ve iş kollarında ücretlerin düşürülmesi örneğinde de görüldüğü gibi, bu reformların uygulanması için önerilen önlemler, özünde nitel bir ilerlemenin değil, sayısal düzeltmeler yönünde reformların bedelini emeğe ödetmeyi hedefleyen bir politikayı göstermektedir. Bu şekilde, sadece daha fazla çalışma yerinin yaratılması hedefine ulaşılabilir, daha iyi çalışma yerlerinin ve daha büyük toplumsal birliğin yaratılması hedeflerine ise ulaşılamaz. Örneğin 2010 yılına kadar kadınların istihdamının % 60’a çıkarılmasına ilişkin nicel hedef, nitel iyileşmeye hiç bir katkıda bulunmamaktadır. Kadınlar daha çok uzun süre işsizlik olgusunun tehdidi altındadır ve ağırlıklı olarak elastiki istihdam yerlerinde işe alınmaktadırlar, bunun sonucu olarak da düşük ücretlerle çalışmakta, sosyal sigortalardan sınırlı bir biçimde yararlanmakta ya da hiç yararlanamamaktadırlar. Yüksek uzmanlık alanlarında sınırlı olarak istihdam edilmektedirler. Kontrol dışı ekonominin istihdam alanlarında ise ağırlıklı olarak kadınlar çalışmaktadır. Bunun yanı sıra, kadınlar erkeklere nazaran sadece dezavantajlı konuma konulmakla kalmayıp, pek çok kez hem ekonomik, hem de sosyal olarak güvencesizlik içerisinde yaşamak zorunda kalmaktadırlar. Pek çok ülkede ücretler arasındaki uçurum büyümektedir ve kadınlar düşük ücret alanlar ve yoksullar içerisinde çoğunluğu teşkil etmektedir. Daha fazla sayıda çalışanın ve özellikle yaşlıların çalışma yaşamında kalmasına ilişkin argüman da buna benzemektedir. Yarı kamusal olanlar da dâhil olmak üzere, işletmelerin sürekli gereksinimlerini geçici istihdamla gençlerden sağlamaları olgusu pek çok ülkede skandal boyutuna ulaşmaktadır.

Bu kadar kıvançla sözü edilen Avrupa sosyal modelinin korunmasının tek başına bir değer olarak ele alınmadığı, aksine ekonomik kalkınmanın bir öğesi olarak görüldüğü açıktır.

Bu stratejinin mimarlarının dediği şekilde, elastikiyetlerin, çalışma ilişkilerinin kuralsızlaştırılmasının ve genel olarak toplumsal modelin altının oyulmasının, sosyal bedeli olsa da, ekonomik kalkınmayı, üretim artışını ve tam istihdamı sağlayacağı iddialarının gerçekleşmediği de açıkça görülmektedir.

Neo-liberal teorisyenlerin “temiz” kapitalizm ya da “serbest” pazar diye adlandırmaktan hoşlandıkları unsurların, ekonomik kalkınmanın sadece güvenilir reçetesi olmamakla kalmayıp, kendi doğasından kaynaklanan çıkmazlarla tıkandığı bir kez daha kanıtlanmaktadır.

Lizbon Stratejisi’nin ortaya koyduğu yönelimleri ve uygulamaları incelerken, bunların uygulanma biçimi ve alacakları nitelik konusunda belirleyici rolü AB üyesi devletlerin ve dolayısıyla bunları uygulayacak hükümetlerin oynadıklarını kabul etmeliyiz.

Bu hükümetler ne kadar daha muhafazakâr ve neo-liberal ise, Lizbon’un çelişki ve olanaklarını kullanarak uygulayacakları önlemler de o derece daha sert ve toplum karşıtı olacaktır. (Avrupa Parlamentosu’nda muhafazakârların oranı % 49’dur.)

Kıbrıs’ta bekli de hızlı ekonomik büyümenin en karakteristik örneklerinden birine sahibiz. Ancak bu, devletin dengeli sosyal rolünün yanı sıra toplu müzakereler sonucunda varılan ve çalışanların çalışma koşullarının belirlenmesinde ana rolü oynayan toplu sözleşmeler aracılığıyla sağlanan sağlıklı çalışma ilişkileriyle bağlantılı olarak gerçekleşmiştir.

Lizbon Stratejisi’nde, Avrupa İstihdam Politikası’nda ve paralel olarak İstikrar ve Kalkınma Anlaşması’nda ifade edildiği gibi AB’nin ekonomik kalkınma ve istihdam konularındaki politikasının bizim sosyal modelimizi de tehdit etmesinin söz konusu olmadığına inanmak, özellikle Kıbrıs’ın Avrupa Birliği’ne tam üyeliğinin ardından, elbette ki kendi kendini aldatmak olur.

Toplu sözleşmeleri sabote eden elastiki istihdam biçimlerinin gittikçe daha büyük bir şekilde öne çıkarılması aracılığıyla kuralsızlaştırma eğilimlerinin şimdiden daha yoğun bir biçimde görüldüğü barizdir.

Emeklilik yaşı, çalışanların ücretlerinin otomatik olarak enflasyon oranı düzeyinde arttırılması, çalışma saatleri v.b. konularda gündeme getirilen baskılar da aynı şekilde bariz olarak görülmektedir.

Ancak Kıbrıs’ta, Sol’un aktif katılımıyla ülkenin ilerici güçlerinin destekledikleri ve neo-liberal yaklaşımları içermeyen bir programa sahip olan bir hükümet vardır. Halk katmanlarının içerisinde kök salmış güçlü bir Sol ile kopmaz bağları olan güçlü bir sınıf sendikacılığı hareketi mevcuttur ve bunlar gelişmeler karşısında aktif ve umut dolu bir şekilde hareket edebilme olanağını sunan önemli faktörlerdir. Mücadelelerimizin Avrupalı çalışanların ve Avrupa Solu’nun mücadeleleriyle bağlantısı, bu mücadelelerin sonuç alıcı olmasının ve sadece kazanımlarımızın korunmasıyla sınırlı kalmayıp, emek güçlerinin ve daha geniş olarak da halk katmanlarının beklentilerine ve vizyonlarına yanıt veren ilerici alternatif tercihleri öne çıkarmasında şüphesiz temel önkoşulu teşkil etmektedir.

Bizim Önerimiz

Dile getirdiğim eleştirel analiz içerisinde, bizim görüşümüze göre Avrupa toplumunun gereksinimi olan kalkınma stratejisi konusunda bizim önerimizin de neleri içerdiğinin görülebildiği kanaatindeyim. Bu öneri ana hatlarıyla şu şekilde özetlenebilir:

·      Toplumsal birlik unsuru ve toplumsal dayanışmanın ifadesi olarak sosyal devletin korunması ve güçlendirilmesi.

·      Toplumsal diyalogun eşit koşullarda olması ve çıkar dengelerinin güvence altına alınması için istikrarlı ve düzenli istihdamın korunması, örgütlenme ve toplu sözleşme hakkının desteklenmesi.

·      İstihdamın, rekabetin sonucu olarak değil, rekabeti iyileştiren araç olarak ele alınması.

·      Üretime yönelik yatırımlar ve üretimin arttırılması yoluyla talebin güçlendirilmesi için önkoşul olarak çalışanların yaşam düzeyinin yükseltilmesi ve sosyal politika.

Böylesi bir sosyal ve ekonomik politika, eşitlik ve halk katılımını dayanak alan Avrupa Birliği’nin gerçekten demokratik bir biçimde işleyişi ve ilkeli bir biçimde uluslararası yasallığı temel alıp “Yeni Dünya Düzeni”nin emperyalist yasa dışılığına karşı duran, barıştan yana ve bağımsız bir dış politika ile bir araya geldiği takdirde, o zaman büyük ekonomik çıkarların ve çok uluslu devlerin dayatmalarına değil, halkların taleplerine ve beklentilerine yanıt verecek bir Avrupa Birliği’nden söz edebiliriz. Elbette ki, önümüzdeki bu yolun uzun ve çetin bir yol olduğundan şüphemiz yoktur, ancak aynı zamanda önümüzdeki bu yol tek yoldur.

 

Eğitimin bir ticari ürüne dönüştürülmesi

Adamos Adamu

Avrupa Parlamentosu AKEL Milletvekili

 

Lizbon Stratejisi, 22–23 Mart 2005 tarihlerinde yenilenmesi sonrası Avrupa düzeyinde eğitim ve özellikle de yüksek öğrenim alanında yapılacak değişiklikler için temel teşkil etmektedir. Bu stratejinin eğitim alanında uygulanması özel sektörün menzilinin genişlemesi ile parasız kamu eğitimini hedef alan ve giderek artan bir saldırıya bizi hazırlıyor ve eğitimi kamu nimeti olmaktan çıkarıp, ticari bir metaya dönüştürüyor. Eğitim alanında açıklanan reform hedefi aracılığıyla gerçekleştirilmek istenen, rekabeti arttırmaktan başka bir şey değildir.

Lizbon Stratejisi’ni analiz ederken yüksek öğrenimle ilgili AB nüfusunun bazı istatistik verilerini dikkate almanın yararı vardır. Avrupa’da iş gücünün sadece %21’nin yüksek öğrenimli olması bir veridir ve Avrupalı nüfusun sadece %52’si yüksek öğrenime kayıt yaptırmıştır. Kendisini gelişme alanı olarak gören bir Avrupa’da, Avrupa üniversitelerinde araştırmaya ayrılan payın GSMH’nın sadece %2’sini oluşturması bir trajedidir.

Avrupa Komisyonu’nun hedefleri nelerdir ve Lizbon Stratejisi’nde bunlar nasıl ele alınıyor?

Komisyon 2010 yılına kadar birinci ve ikinci düzey eğitimden terki %16’dan %10’a indirmeyi hedefliyor. Teknik alanlarda mezunların sayısını da %15 arttırmayı hedefliyor. Reşit yaştakilerin eğitim ve meslek edinme programlarına katılımını %3 arttırmayı, minimum iki dil bilenlerin sayısını v.s. arttırmayı istiyor.

Bu hedeflerin Avrupa Birliği için olumlu bir yönelim olduğu kesindir ve bunlar olumlu bir açıdan da ele alınabilir. Tüm bunlara karşı devamında da göreceğimiz gibi, Komisyon, Avrupa üniversitelerini yukarda belirtilen hedeflerle bağlantılı olmayan önlemler alıp bu hedefleri yaşama geçirmeye davet ediyor.

Somut olarak:

  1. Yatırımcılara vergi muafiyetleri sağlanarak, araştırmaya yönelik özel yatırımın arttırılması. Bu öneri net araştırmanın güçlendirilmesini hedefliyor. Fakat bunu tek taraflı kazancın gereksinimlerine dayalı olarak yapıyor. Buna ilaveten bu, yüksek öğrenimin ve bunun ekonomik olarak desteklenmesinin kamunun sorumluluğunda olması gerektiğini öngören rektörlerin yakın bir geçmişte yaptığı zirve toplantısının bazı kararları ile de çelişir durumdadır.
  2. Ekonomik teşviklerin konulması ve eğitimin paralı hale getirilmesi. Bu önlem, eğitime özgürce giriş mantığına öncelik verilmediğini göstermektedir.
  3. Üniversitelerde daha fazla özerklik ve öz yönetim, üniversitelerin sadece topluma hesap vermeleri.
  4. Üniversiteler kendilerini değerlendirecek kurumları seçmede özgürdür ve bu değerlendirme temelinde kendilerine yardım ve çalışma izni verilecektir. Bu, özünde kamunun değerlendirmesini ortadan kaldırıyor.
  5. Girişimcilik unsuru ile işbirliği içinde eğitimin yaşam boyu devamı. Bu “yaşam boyu eğitim” programıyla, somut üniversiteye para yatırımında bulunan işyeri için ucuz iş gücünü teşkil edecek olan yeni mesleki eğitimlere de üniversiteler kapılarını açacak demektir. Bu şekilde işten atılan ve eğitim sonrası tekrardan ucuz iş gücü olarak işe alınacak olan gençler çıkışı olmayan bir yola sokulmaktadır.
  6. Komisyon’un amacının, aynı zamanda gayri resmi eğitimin daha kolay tanınması yoluyla yaşam boyu eğitim değil, yaşam boyu sömürü olduğu görülüyor. Açıktır ki, eğer bu politikalar uygulanırsa özünde eğitim işletmelerin isteğine bağlı bir duruma getirilecektir ve eğitim, rekabetin ve kazancın hatırına kurban edilecektir. Bu da yüksek öğrenim olanağının, herkes için geçerli olmadığı, az sayıda uygun nitelikli kişi ile sınırlandırıldığı anlamına gelir. Uzmanlık diplomalarının değerinin azaltılması ve bir çalışan işten atıldığında ve daha önce bilmediği bir başka işe girdiğinde bunun tanınmaması ve bunun sonucu olarak mesleki belirsizliğinin sürekli olması demektir. Bu, araştırmanın işletmelerin gereksinimlerinin emrine verilmesi ve devletin katkılarının azaltılması anlamına gelir.

Biz, sosyal ve özellikle de eğitim konularında toplumsal duyarlılıklara sahip belki de Avrupa’daki yegâne güç olarak, Sol olarak, bu girişimin zorluk derecesini bilerek, Avrupa Birliği’ne üye devletlerin yüksek öğrenimi kâr amacı gütmeksizin ve pazarın sözde gereksinimleri ve rekabet olgusu konusunda tek yönlü olarak nitelendirilemeyecek bir şekilde geliştirebileceği düşüncesindeyiz ve önümüzdeki süreçlerin ilerici bir yöne doğru gitmesi için direnmeliyiz, mücadele etmeliyiz.

 

Çevre ile ilgili olarak

Lizbon Stratejisi’nin ilk belgesinde çevre konusuna özlü bir atıf yoktu. AB’nin 2001 Göteburg Zirvesi sonrası, geçen Mart ayında Lizbon Stratejisi yeniden ele alınırken çevre de ilave edildi ve çevre, bu stratejinin ekonomik hedeflerinin başarılmasına katkı koyabilecek alanlardan biri durumuna getirildi. AB Dönem Başkanı Hollanda o zaman çevreyi bir ekonomik “fırsat” olarak sundu ve geçen Mart ayının başında Çevre Bakanlar Konseyi’nin toplantısında teyit edildiği gibi rekabetin güçlendirilmesine yardımcı olabileceği belirtildi.

Doğal olarak toplam enerji bedellerinin azaltılması amacıyla, özellikle de enerji ve taşımacılık alanında, ekolojik yenilikler ve ekolojik teknoloji ile Avrupa’nın rekabet gücünün daha da arttırılabileceği daha somut bir biçimde yenilenmiş Lizbon Stratejisi’nde belirtilmektedir.

Geçen Mart ayında gerçekleştirilen Zirve’nin sonuçları, sera gazı fenomenini ele alan Kyoto Protokolü ile de ilgilendi. 2020 yılına dek hedef olarak sera gazı yayımının %15–30 oranında azaltılması yönünde karar alındı. Böylesi bir girişimin olası bedelinin incelenmesi konusu açık bırakılarak, bu hedefin başarılmasının yolları ile ilgili herhangi bir izahat verilmeden bu hedef kondu. Buna paralel olarak, bu hedefin başarılması amacıyla bu gazların yayımının azaltılması ile ilgili yıllık herhangi bir azaltma programı belirlenmedi ve bu hedefin değiştirilmesi olasılığı da var. Kısaca ekonomik faktör ile büyük sermayenin, Avrupa Birliği’nin çevre boyutu yerine daha çok ekonomik boyutuna önem verecek şekilde çevre politikasını etkilediğini görüyoruz.

Ekolojik yenilikler ve ekolojik teknoloji ile ilgili çağrıları olumlu olarak değerlendirmemiz gerekmektedir. Fakat bunu yenilenmiş Lizbon Stratejisi’nin öngördüğü gibi tek boyutlu olarak, rekabete ve işletmelere hizmet açısından değil, insanın çevre ile uyum içinde olması ve sürdürülebilir bir kalkınmanın sağlanması açısından ele almalıyız.

Geçen yılın Mart ayında onaylanan Zirve sonuçları hakkındaki raporu hazırlayan komisyona başkanlık eden ve Lizbon Stratejisi’ni destekleyen Wim Kok’un ne dediğine bir bakmamızın yararı var. Raporda çevre ile ilgili olarak daha başarılması gereken üç temel hedef şöyle sıralanıyor:

a)    İklimsel değişikliklere öncelik verilmesi

b)    Ekonomik kalkınmayla kaynakların kullanım biçimi arasında ayrım yapılması

c)     Yeni bir düzenleyici çerçevenin belirlenmesi

Kok çevrenin ekonomik kalkınmaya ve rekabetin güçlendirilmesine katkı yapabileceğini belirtmekle birlikte, bugün sağlık, çevrenin korunması, yoksulluk v.b. alanlarda trajik sonuçlardan kaçınabilmek için çevrenin gördüğü baskıya gerekli dikkatin gösterilmesi gerektiğine de dikkat çekiyor. Kok devamla “olası başarısızlık gelecek için trajik sonuçlara gebedir” diyor.

Çevre konusunda da Avrupa Birliği’nin, çevrenin korunması aracılığıyla Avrupa vatandaşlarının yaşam kalitelerini yükseltme yönünde değil, hedefi rekabetin ve kazancın daha da arttırılması olan ekonomik bir yaklaşım gösterdiği açıktır.

Eğitim, araştırma, konut, kentlerin yeniden yapılanması, temiz teknoloji ve yenilenebilir enerji kaynakları için kamu harcamaları arttırılmalıdır. Bu kamu yatırımları sosyal rolleri ötesinde yeni istihdam alanları açacaktır. Buna paralel olarak sanayi politikasına çevreyi koruma yasalarının entegresi de bir zorunluluktur.

Son olarak Avrupa’nın dünya çapında sosyal, ekonomik ve çevre alanında gelişmenin feneri olması için, diğer olguların yanı sıra, Lizbon Stratejisi’nin sosyal yanlarının, eğitim ve çevre alanlarında ana ve temel hedef olarak açıkları ve masrafları azaltmayı dayatan bir muhasebecilik mantığını değil, insanı merkez alan bir yaklaşımı yansıtması gerektiğini söylemek istiyorum.

 

 

Lizbon Stratejisi ve kadın erkek eşitliği

Skevi Kukuma

POGO Uluslararası İlişkiler Sekreteri

 

Kadın Hareketi POGO adına bize konuyla ilgili görüşlerimizi sunma olanağı verdiğiniz için size teşekkür ederim.

Lizbon Stratejisi AB’nin kapitalizmin doğuştan var olan sorunlarının yeniden üretilerek sermaye güçleriyle muhafazakârlığın temelinde inşasının ve birleşmesinin ve de gerici doğasının bir kanıtıdır.

Lizbon stratejisine karşı çıkarken kadın hareketinin sınıfsal olduğu, yani kadının eşitsiz konumunun Avrupa Birliği ile genelde kapitalizmin sosyo-ekonomik karakteri olduğu bir kez daha teyit edilmektedir.

Lizbon Stratejisi ve Yenilenmiş Lizbon Stratejisi’nin cinsiyetler ve diğer sosyal hedeflerle ilgili olarak ciddi olumsuz sonuçları olduğu açıktır.

Kadın Hareketi POGO, Lizbon Stratejisi’nin uygulanmasının sonuçlarını inceledi ve sosyal ve çevre boyutunun kenara itildiği sonucuna vardı. Aynı zamanda Lizbon Stratejisi ile Lizbon Stratejisi Değerlendirme Komisyonu’nun “Çalışanlar kalkınma için birlikte - Lizbon Stratejisi için bir başlangıç” başlıklı raporunun da cinsiyetler arasında eşitlik perspektifi taşımamasından ciddi endişe duymaktadır.

Cinsiyetler arası eşitliğe, sosyal birliğe ve kalkınmaya yatırım yapılmaksızın ve bu hedefleri yaşama geçirmede ciddi yükümlülükler üstlenilmeksizin, kadınların konumun iyileşmesi ve siyasi, sosyal ve ekonomik alanda rollerinin tanınması beklenemez.

Buna ilaveten Avrupa Birliği’nde kadın ve erkek eşitliği sadece iş pazarı alanı aracılığı ile başarılamaz. Kadın ve erkek, Avrupa vatandaşları sadece çalışanlar değildir. Her halükârda onurlu bir iş talepleri vardır. Aynı zamanda hem kendileri, hem de aileleri için onurlu yaşam koşullarının ve genel olarak daha kaliteli bir yaşamın sağlanmasını talep etmektedirler. İnsanlığın refahını ve mutluluğunu yansıtmayan bir ekonomide rekabetin başarılması amaç olamaz.

22-23 Mart tarihlerinde yenilenen Lizbon Stratejisi cinsiyetler arasında eşitliği dikkate almamaktadır. Ekonomi ve sosyal politikalar cinsiyetler açısından daha tarafsız görüldüğünden, cinsiyetler arasında eşitliğe herhangi bir atıfta bulunulmamakla birlikte, Lizbon Stratejisi’nin uygulanmaya başlaması ile başarılacak olan olgu, var olan eşitsizliğin yeniden üretilmesi ve bunun kadınlar aleyhine daha da yoğunlaşması olacaktır.

Pekin +10 Eylem Platformu’nun çalışmalarını değerlendirmek amacıyla yakın bir geçmişte toplanan BM’nin Cinsiyetler Arası Eşitlik Özel Komitesi’nin toplantısında, politikaların tümüne cinsler arası eşitlik boyutu katılmaksızın, dünyada ilerleme ve kalkınma olamayacağı açık bir şekilde tespit edildi. AB’nin bu konudaki verilmiş sözlerine rağmen, bunun sadece bir temenni olarak açıklanan ifadelerde ve söylemsel ilanlarda kalması bizim açımızdan beklenmedik bir şey değildi.

Lizbon Stratejisi, Geleceğin Avrupa’sı vizyonu, Komisyon üyeleri tarafından insanı merkez alan bir boyutta planlanmadı. Sermayeye, kapitalist ekonominin yeni liberal kalkınma modeline göre planlandı.

AB’nin 2010 yılına dek dünyanın en büyük rekabet gücüne sahip ekonomisi haline getirilmesi hedeflenirken, insanı ve insanların refahını düşünerek hareket edilmiyor. Dünya boyutunda rekabet, sosyal alanlar küçümsenerek ve sınırlanarak ele alınamaz.

Çok uluslu şirketlerle, işverenlerle ve sermayeyle dostluk politikalarıyla yapılanların, AB yurttaşlarının çıkarları doğrultusunda olduğu konusunda, onlar çalışanları ve Avrupalı yurttaşları inandıramazlar.

Ortaya konan her öneri, Bolkenstein türü direktifler ve diğer kurumlar özünde çalışanların ve genel olarak da Avrupa vatandaşlarının haklarının üstü örtülü bir şekilde ortadan kaldırılmasını öngördüğünden yapılacak her tür yeniden ele alış ve ortaya konacak her uğraşı refahın ve yaşam kalitesinin iyileştirilmesi için yapıldığı konusunda ikna edici olamamaktadır.

Bu çerçevede Lizbon Stratejisi, kadınların insan haklarının yaşama geçirilmesini ilgi konularının ve programlarının son sırasına koymaktadır.

Avrupa İstatistik Dairesi’nin verilerini dikkate aldığımızda, 443 milyonluk nüfusun 192,8 milyonunun işi olduğunu ve bunların % 43,6’sının kadın olduğunu görmekteyiz.

Kadınların çalışmasında geçicilik olgusu çok önemlidir. Tam istihdamla çalışanların içinde kadınların oranı sadece % 36,7’dır ve kadrolular içinde de sadece % 38’dir. Kadınlar arasında işsizlik 25 Avrupa Birliği ülkesinde ortalama olarak % 10’a ulaşmaktadır.

Lizbon Stratejisi’nin ortaya koyduğu istihdam hedefi 2010 yılına kadar toplam nüfusun % 70’inin ve kadınların da % 60’ının çalışmasıdır. Fakat kadınlar için istihdamın % 55’e kadar ulaşacağı ve bunların önemli bir kısmının da geçici ya da kısmi istihdam olacağı yine bu Strateji’de görülmektedir.

Erkeklerin istihdamında oran %71 civarındadır. Aynı zamanda AB’de yaklaşık 20 milyon insan işsizdir ve bunların %51,3’ü kadın ve %24,3’ü de gençtir.

Kadınların meslek sahibi olma sürecinde, emeklilik ve yaşam kalitesindeki tüm olumsuz parametrelerle, bütünsel iş çerçevesi olmaksızın, genellikle kısmi olarak istihdam edilmeleri, aile işletmelerinde çalışmaları genelde bilinen gerçekliklerdir.

2001 yılı ile ilgili veriler yoksulluk ve sosyal izolasyonlar konusunda endişe verici boyuttadır ve 70 milyon insanın yoksulluğun tehdidi altında olduğu hesaplanmaktadır. Yoksulluğun “kadınlaştığı” ve yoksulluğun sonuçlarından en çok etkilenen grubun kadınlar ve emekliler olduğu dikkate alınırsa, yoksulluktan acı çeken bu insanlar içinde kadınların oranı kesin olarak daha yüksektir.

Lizbon gündeminin sosyal yanlarının fiyatlarda istikrarın, maliyet bedellerinin azaltılmasının, kamu açıklarının daraltılmasının boyunduruğu altına sokulduğu açıkça görülmektedir ve bu durum toplumsal uyum sorunlarının ve işsizliğin artmasına neden olmaktadır.

Yakın zamanda çok uluslu şirketlerin çeşitli üye devletlere taşınmalarıyla, iş piyasasında ve özellikle de sanayi alanında yaşanan değişimlerin, özellikle alternatif istihdam çözümleri bulmakta zorlanan kadınlar başta olmak üzere, 40–55 yaş kesimindeki çalışanlar arasında işsizliğin yüksek oranlara varmasına yol açtığı görülmektedir.

Aynı zamanda istihdam alanında ve ücret konusunda kadınlara yönelik ayrımcılık yoğun bir biçimde devam etmektedir ve kadınlar erkeklere göre ortalama % 16 oranında daha düşük ücret almaktadır. Birçok ülkede ailenin desteklenmesine yönelik yapılanmalar ve sosyal donanım, okul öncesi çocukların bakımı, yaşlıların bakım ve tedavisi yok denecek düzeydedir.

Tam da bununla ilgili olarak eşitlikle, analık izniyle, eşit yaklaşımla ilgili yasaların sonuç alıcı bir şekilde uygulanması gereksinimi acil olmanın da ötesindedir.

İş yaşamı ile kişisel ve aile yaşamı arasında uyum gereksinimini bilerek, bu hedefi destekleyen ve cinsiyet konusunda duyarlı olan politikalar desteklenmelidir. Bu konulara ilişkin istatistiksel veriler çocuksuz kadınlara kıyasla çocuklu kadınların % 12.7 oranında daha az istihdam edildiklerini göstermektedir. Oysa erkeklerde durum farklıdır, çocuklu erkekler çocuksuz erkeklere göre % 9.5 oranında daha fazla istihdam edilmektedir.

AKEL ve Kadın Hareketi POGO, Lizbon Stratejisi’ni Kıbrıs koşullarında analiz ederek ve derinliğine inceleyerek sosyal devletin korunup geliştirilmesi için kendi önerilerini biçimlendirmeyi ve kendi alternatiflerini ortaya koymayı hedeflemektedir. Çalışan kişi olarak, ana olarak, sosyal alanda aktif insan olarak yıllardır topluma katkılarını sunan kadınların insan haklarının bütünsel olarak uygulanmasını hedefleyen politikalarla, cinsiyetler arasında eşitlik dâhil olmak üzere, sosyal adalet politikalarını, bütün politikalarıyla birleştirecek bir devleti hedeflemektedir.

Tüm bu konularda yoğun endişelerimizi ifade ederken, POGO Kadın Hareketi’nin ve Dünya Demokratik Kadınlar Örgütü Avrupa Bürosu’nun, Lizbon Stratejisi’nin hedefleri doğrultusunda değil, savaş ve dehşetin insanlığı boyunduruğu altına almasına karşı AB’yi ve tüm dünyayı refaha ve ilerlemeye götürecek stratejiyi destekleyecek güçlerle birlikte hareket ettiğini ve etmeye devam edeceğini vurgulamak istiyorum.

Sınıfsal eşitsizlikler ve yeni liberal politikalar, özgürlüklere, emekçilerin haklarına ve kişisel haklara yönelik saldırılar, emperyalist mekanizmalar ile özdeşleşmeler, yeni faşizm ve ırkçılığın yükselişi, Avrupa halklarının beklentilerine Avrupa Birliği’nin yanıt vermediğinin göstergesidir.

AKEL ve POGO Hareketi neo-liberal küreselleşmenin yarattığı sonuçlara karşı sonuç alıcı mücadele etme olanağına sahip olacak demokratik bir Avrupa için, sosyal adaletin hâkim olacağı bir Avrupa için, dünyada barışın, demokrasinin hâkim olacağı, kadın ve erkeklerin tam eşitliğinin sağlanacağı, çevrenin korunacağı, yurttaşların tümünün kültürel, dinsel, ideolojik ve kişisel tercihlerinin korunacağı bir Avrupa için mücadeleye devam edecektir.

 

SAYFA BAŞINA DÖNÜŞ   

 

 

 

 

                    ANA SAYFAYA DÖNÜŞ