AKEL tarafından gerçekleştirilen

AB’nin Birlik Politikası ve Kalkınma Hedeflerimiz

konulu toplantıda yapılan konuşmalar

 

 

 Giriş

 AKEL M.K. Sekreterya Üyesi Nikos Katsuridis tarafından yapılan açılış konuşması

  

 İçişleri Bakanı Andreas Hristu’nun selamlama konuşması

 

 Avrupa Parlamentosu AKEL Milletvekili Kiryakos Triyandafillidis’in konuşması:

    Birlik Politikası ve Kıbrıs

 

 İtalya Komünist Yeniden Yapılanma Temsilcisi Gaetano Bellavia’nın konuşması:

    Sicilya’daki Yapısal Fonlar

 

 Avrupa Komisyonu Tarım Genel Müdürlüğü Kıbrıs ve Yunanistan Ekonomik Sorumlusu

    Aleksandros Krikelas’ın konuşması:

 

    Yarının tarımsal kalkınması politikası - Daha umutlu, daha basit ve yurttaşların kaygılarıyla daha uyumlu

 

 Avrupa Parlamentosu Yunanistan Komünist Partisi (KKE) Grup Sözcüsü Kratis Kiryazis’in konuşması:

    AB’nin Birlik Sağlama Politikası ve Yunanistan örneği

 

 

 

Giriş

 

AKEL-Sol-Yeni Güçler ve Avrupa Birleşik Solu / Kuzey Yeşil Sol tarafından organize edilen “Avrupa Birliği’nin Birlik Sağlama Politikası ve Kıbrıs’ın Kalkınma Programı” konulu toplantıda yapılan konuşmalar bu yayında yer almaktadır ve bu kitapçık hem yurttaşlarımız arasında, hem de yurt dışında okunması için (Yunanca, Türkçe, İngilizce) üç dilde yayınlanmıştır. Bu bir yeniliktir ve siyasal nedenlerden dolayı da gereklidir.

AB politikalarının analizi AKEL için önemli bir görevdir. Çünkü Kıbrıs AB üyesidir, çalışanlar ve tüm halkımız bu yeni gerçekliğin dayattığı -başta ekonomik olmak üzere- koşullar çerçevesinde yaşamaktadır. 

Bunun yanı sıra AKEL-Sol-Yeni Güçler Avrupa Parlamentosu’nda yer almaktadır. Hem ülkemizin, hem de diğer ülkelerin emekçilerinin çıkarlarını savunma mücadelesini, kurumsal olarak mümkün olduğu derecede sürdürmektedir.

Bizim anlayışımıza göre, sosyal eşitsizlikler, uyumsuzluklar ve yoksulluk var olduğu sürece - bu toplantının konusu olan ve kavramın dar anlamıyla- “Siyasal ve Sosyal Birlik” sağlanamaz. Ulusal ve bölgesel eşitsizlikleri ele alırken, AB bünyesi içinde ister Sosyal Demokratlar, ister Hıristiyan Demokratlar tarafından olsun, yeni muhafazakâr güçler tarafından tercih edilen yöntemlere ilişkin eleştirimiz de işte bu noktada yoğunlaşmaktadır.

Dizginsiz rekabet ve piyasa ekonomisi koşullarında gerçek toplumsal bütünlüğün olamayacağına ilişkin tezimiz, yaşam koşullarının iyileştirilmesi ve Avrupa’nın çeşitli bölgeleri arasındaki mesafenin daraltılması için yetkili devlet kurumları ve Avrupa kurumlarıyla işbirliği içerisinde çalışma arzumuzu elbette ki ortadan kaldırmaz.

  

AKEL Merkez Komitesi ve Avrupa Parlamentosu’ndaki

Avrupa Birleşik Solu/Kuzey Yeşil Sol Grubu tarafından

17 Eylül 2005 tarihinde gerçekleştirilen

“AB’nin Birlik Politikası ve Kıbrıs” konulu seminer

 

 

AKEL Polit Büro Üyesi ve Meclis Grup Sözcüsü Nikos Katsuridis

tarafından yapılan açılış konuşması

 

             AKEL, AB’nin kurumlarının, prosedürlerinin ve politikalarının başta çalışanlar olmak üzere, tüm Kıbrıs halkı tarafından ve aynı şekilde çalışanların ve halkın sözcüsü tarafından öğrenilmesi ve bilinmesi gereksinimini daha Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Avrupa Birliği’ne girmesinden çok önce saptamıştı. Bugün, AB’ye girişten yaklaşık olarak bir buçuk yıl sonra, Kıbrıs ve Avrupa Solu olarak gelişmelere müdahale etmemiz ve kendi ilerici mührümüzü vurmamız için, topluluk verilerinin bilinmesi daha da büyük önem kazanmıştır.

             Sol’un Avrupa’da karşılaştığı metodolojik/etimolojik sorun olarak nitelenebilecek, ancak özünde tamamen siyasi bir mesele olan temel hususlardan biri, AB lider çevreleri tarafından zaman zaman icat edilip ortaya atılan kavramların içeriklerinin de yorumu olgusudur. Bunun elle tutulur bir örneği de bugün burada ele alacağımız “AB’nin Birlik Politikası” diye adlandırılan konudur.

             Kapitalizm koşullarında faaliyet gösteren ve dolayısıyla da sınıfsal veriler temelinde bölünmüş olan burjuva toplumu ne zamandan beri bölünmez, birleşik bir bütün haline gelmiştir ya da böyle olduğu düşünülebilir? Acaba sınıfsal olarak bölünmüş bir toplumda içimizden her birimizin kendine özgü nitelikleri, rengi olmadan pek çoğun içerisindeki bir molekül olduğundan söz edebilir miyiz? Bizim buna yanıtımız “Hayır”dır.

Bizim anlayışımıza göre, sosyal eşitsizlikler, uyumsuzluklar ve yoksulluk var olduğu sürece, kavramın dar anlamıyla siyasi ve toplumsal bütünlük olamaz. Ulusal ve bölgesel eşitsizlikleri ele alırken, AB bünyesi içinde ister Sosyal Demokratlar, ister Hıristiyan Demokratlar tarafından olsun, yeni muhafazakâr güçler tarafından tercih edilen yöntemlere ilişkin eleştirimiz de işte bu noktada yoğunlaşmaktadır.

Dizginsiz rekabet ve piyasa ekonomisi koşullarında gerçek toplumsal bütünlüğün olamayacağına ilişkin tezimiz, yaşam koşullarının iyileştirilmesi ve Avrupa’nın çeşitli bölgeleri arasındaki mesafenin daraltılması için yetkili devlet kurumları ve Avrupa kurumlarıyla işbirliği içerisinde çalışma arzumuzu elbette ki ortadan kaldırmaz.

Avrupa Parlamentosu’nda

Bu açıdan Birleşik Sol Grubu’nun saflarında öneriler ve tezlerle, AB’nin izlemekte olduğu politikalara yapıcı eleştirilerimizi yapıyoruz. “Kime, ne kadar ve hangi amaçla?” soruları yanıtlandıktan sonra, devlet katkılarının ve Yapısal Fon’ların değerlendirilmesi bizim her zaman savunduğumuz tezimizdir.

Fonların odaklaşmasında -elbette ki- kalkınma, ekonomi ve teknoloji dikkate alınmalıdır, fakat bölgelerin dengeli kalkınması için, sıkıntılı bölgelerin güçlendirilmesi için sosyal gereksinimler de göz ardı edilmemelidir. AB’nin kendisinin politikası olarak ilan ettiği “hedef olarak olumlu olan toplumsal bütünlük” politikası göz ardı edilmemelidir.

Birlik düzeyinde uygulanan politikalar üye devletlerin ulusal politikalarını önemli oranda etkilemektedir. Üretimin somut bölgelerde yoğunlaşmasıyla, tarım politikası bölgeler arasında eşitsizliği güçlendirmekte, çevre üzerinde daha büyük olumsuz etkiler yaratmakta ve ihmal edilen bölgeler hızla terk edilmektedir. Buna paralel olarak sanayi politikası, demir fabrikalarının, tersanelerin, kumaş fabrikalarının ve kömür ocaklarının egemen olduğu bölgelerde yıkımı getiren önemli yeniden yapılanmalara yol açmaktadır.

Kıbrıs’ta

Özel olarak Kıbrıs’ın küçük olması, ada olması ve hem AB merkezinden uzak, hem de bölünmüş bir üye devlet olması nedeniyle, kendine özgü pek çok özellikleri vardır ve Komisyon’un 2007–2013 dönemine ilişkin siyasal ve mali çerçeve önerilerinin gereksinimlerimiz için talep edilen duyarlılık ve sonuç vericiliği içermediği değerlendirmesini yapmaktayız.

AKEL, Avrupa Parlamentosu’ndaki Sol Grup ve diğer örgütlerle koordine faaliyetler ve işbirliği içinde Kıbrıs’ın yukarda belirttiğimiz kendine özgü niteliklerine yanıt verecek değişiklikleri öne çıkardı. Devamen daha detaylı bir şekilde analizi yapılacağından dolayı, ben bu konu üzerinde daha fazla durmayacağım.

Bugünkü halk karşıtı tercihlerin değişmesi için, başka bir Avrupa’nın, Emeğin ve Barışın Avrupası’nın koşullarının oluşması için ortak uğraşıya ve bilgiye gerek vardır. Bugünkü seminer, eminim ki, talep edilen bilgiyi bilgilerimize katacak ve Sol güçlerin olanakları ile ilgili değerlendirmemizi doğrulayacaktır.

Bugün “25”ler’in genişlemiş Avrupa Birliği çok daha büyük adımlar atmalıdır. AB sosyal, siyasal ve çevre ile ilgili mevcut eksiklikleri gidermeye ve yeni üye devletlerin ek gereksinimlerine sonuç verici yanıtlar vermeye çağrılmaktadır. Ekonominin gelişmesi, işsizliğe karşı mücadele edilmesi, eşitsizliklerin aşamalı bir şekilde ortadan kaldırılması, yapıların ve süreçlerin demokratikleştirilmesi, Avrupa’nın Atlantik ötesinin egemenliği altına yöneltilmesinin ortadan kaldırılması Avrupa Birliği’nde talep edilenler, arananlardır.

Amerikan emperyalizminin tekellerinin değil, halkların Avrupa’sı vizyonunun sosyal bir gerçeklik haline getirilmesi için, AKEL olarak, Sol Grup çerçevesinde ve var olan olanakları değerlendirerek katkıda bulunmaya devam edeceğiz.

 

 

İçİşlerİ BakanI Andreas Hrİstu’nun Selamlama KonuşmasI

 

AB alanındaki gelişmelerle ilgili bilgilenmeye ve düşünce üretimine aktif ve özlü katkılar sağlayan ve bu bilgi ve düşüncelerin Avrupalı-Kıbrıslı yurttaş için önemini ortaya koyan bugünkü seminere katılmak ve burada konuşmaktan özel bir sevinç duymaktayım.

25’lerin genişleyen Avrupası, doğal ve diğer dezavantajlara karşı koyulmasının yanı sıra Avrupa’da bölgeler arası dengeli işbirliğinin ve kalkınmada fırsat ve olanak eşitliğinin sağlanmasını hedefleyen politikasının merkezine çeşitli bölgeleri arasında kalkınma düzeyinde ve sosyal alanda var olan eşitsizliklerin azaltılmasını koyduğunu göstermektedir.

Avrupa Bölge Politikası bölgelerin ve özellikle de yeni üye ülkelerin kalkınmada gecikmeler yaşayan bölgelerinin ekonomik ve sosyal olarak yeniden yapılandırılmasını hedeflemekte ve bu bölgeler üzerinde odaklanmaktadır. Aynı zamanda Bölge Politikası gelirlerin yeniden dağılımının yanı sıra bölgelerin rekabet gücünün yükseltilmesinin sağlanmasını, yeni istihdam olanaklarının yaratılmasını, yurttaşların sosyal yaşamlarının yükseltilmesini ve bölgeler arasında işbirliğinin güçlendirilmesini de hedeflemektedir.

Bunlara paralel olarak, örneğin Kıbrıs’ta taşımacılık ve çevre alanındaki alt yapıları ortaklaşa finanse eden Birlik Fonu ve Birlik politikası da mevcuttur.

          Kaza ve köy yönetim birimlerinin yetki alanına girmesinin yanı sıra yerel olmanın ötesinde öneme sahip olan karayolları ağlarının geliştirilmesi ya da iyileştirilmesi ile ilgili projeler de taşımacılık sektörüne dâhil edilebilir.

Çevre ile ilgili çalışmalar yeraltı sularının kirlenmesinin azaltılması, atıkların ve artıkların işlenmesi ve idaresi, sulama gibi somut sorunların çözümü ile yan etkilerini kontrol altına almak ya da en aza indirmek için taşımacılık alt yapısına çevre boyutunu entegre etmeyi öngörmektedir.

Özellikle şu anda Limasol yol kavşaklarına ve Koşi’deki ev artıklarını işleme tesislerine yönelik harcamaların bir kısmı Birlik Fonu’ndan finanse edilmektedir.

Kıbrıs küçük nüfusu nedeniyle sadece tek bir bölgedir ve kendi özgü özellikleri vardır.

Kıbrıs, Avrupa Birliği’nin doğu ucundaki coğrafi konumu ve Avrupa merkezine uzaklığı nedeniyle, metaların AB üyesi ülkelere ya da AB üyesi ülkelerden Kıbrıs’a taşınmasında ulaşım ve iletişim düzeyinde bir dezavantaja sahiptir. Aynı nedenden dolayı ekonomimiz, ek rekabet sorunları ile de karşı karşıyadır.

Tüm bu kendine özgü niteliklerle, şu anda ve şimdilik Yapısal Fon’lardan ve Birlik Fonu’ndan sunulan topluluk kaynaklarını bütünüyle değerlendirmekle yükümlüyüz.

             Yapısal Fon’larla ilgili olarak, AB kriterleri temelinde seçilen bölgelerde fonların kullanımı için strateji, hedefler, öncelikler ve önlemler Hedef 2 Programlama Birleşik Belgesi’nde belirtilmektedir.

Kırsal alanın yaklaşık tüm yerleşim birimleri ve Ayos Dometyos (Aydemet) belediyesinin bazı bölgeleriyle Lefkoşa Belediye’sinin ateş kes hattı ile komşu bölgeleri seçilebilir bölgelerdir.

          Bu kriterlere uygun olan projeler, ciddi yapısal sorunlarla karşı karşıya olan bu seçilebilir bölgelerin ekonomik ve sosyal olarak desteklenmesini ve canlandırılmasını, böylece de arzulanan sosyal ve ekonomik bütünlüğün sağlanmasını, nüfusun bu bölgelerde kalmasının sağlanmasını ve her bölgenin kendi özellikleri temelinde mesleki faaliyetlerinin geliştirilmesini hedeflemektedir.

2003 yılında İçişleri Bakanlığı, Bakanlar Kurulu’nun kararıyla, Programlama Birleşik Belgesi’nin belirli kısımları için Aracı Kurum olarak belirlendi.

Bakanlar Kurulu’nun 6.4.2005 tarihinde aldığı yeni bir kararla, ekonomik faaliyetlerin ileri götürülmesi amacıyla, Agro-turizm ve fason üretim alanında faaliyet gösteren küçük ve orta boy işletmelerin desteklenmesine yönelik ekonomik olarak destekleme planını içeren Hedef 2’nin bütün önlemleri için de İçişleri Bakanlığı Aracı Kurum olarak tayin edildi.

             Önlem 1.3 “Yerleşim Birimlerinin Yaşayabilirliğinin Geliştirilmesi” çerçevesinde gerçekleştirilecek olan çalışmalar için proje sunum süresi 31 Μayıs 2005 tarihinde sona ermiştir. Buna katılım çok tatmin ediciydi ve Kent Planlama ve İskân Daireleri ile Kaymakamlıklar tarafından sunulan önerilerle ilgili tahmini rakam bütçedeki rakamı aşmaktadır. Somut olarak iki proje AB Yapısal Fonu’ndan ortak finansman çerçevesine dâhil edilmiştir ve geri kalan önerilerin değerlendirilmesine devam edilmektedir.

             27 Haziran 2005 tarihinde ve “Kırsal Alanın Yaşayabilir Kalkınması” ile ilgili Öncelikler Ekseni 1’in bir parçası olarak, Hedef 2 (2004–2006) Programlama Birleşik Belgesi’nin yaşama geçirilmesi çerçevesinde, İçişleri Bakanlığı Aracı Kurum olarak, Önlem 1.2 “İşletmelerin Alt Yapılarının Desteklenmesi” için başvuru kabulünde bulunduğunu açıkladı. Önlem 1.2 kırsal kesimlerde belediye ve köy sınırları içinde küçük ve orta boyuttaki işletmelere (KOBİ) alt yapı için destek verilmesini hedeflemektedir ve bu yardım için öngörülen bütçe 5.219.820 liraydı (7.396.752 €). Bu konuda son başvuru tarihi 15 Eylül 2005’ti.

31 Temmuz 2005 tarihinde küçük ve orta büyüklükteki işletmelerin Agro-turizm ile ilgili alternatif faaliyetleri ileri götürmelerine yönelik başvuru süresi sona erdi. Bu çerçevede 60 civarında başvuru yapıldı ve bunlar Kent Planlama Dairesi tarafından değerlendirilme aşamasındadır. Kent Planlama Dairesi küçük ve orta büyüklükteki işletmelere Agro-turizm alanında ekonomik destek sunulmasına yönelik öneriler için 2005 yılı sonunda bir başka başvuru kabul dönemi açıklamayı planlamaktadır. Bakanlığın ve dairelerin yetkilileri yapılan önerilerin mümkün olan en kısa sürede değerlendirilmesi için yoğun ve coşkulu bir şekilde çalışmaktadırlar.

Yapısal Fonlar aracılığıyla Kıbrıs için var olan kaynakların tam olarak kullanımı İçişleri Bakanlığı’nın ve hükümetin önceliklerinden biridir.

             Bu kaynakların tam olarak kullanımının önemini biliyoruz ve somut bu davete yanıtımızın, kalkınmayı ileri götürmek, ekonomik aktiviteyi arttırmak, zenginliğin daha adil paylaşımını sağlamak, kazanımları güçlendirmek ve Avrupa vatandaşlarının refahı için AB’nin sağladığı olanakları tam olarak değerlendirmekte Kıbrıs’ın yeteneğini ortaya koyacaktır. Bu yeteneğimizin göstergesi, küçük Kıbrıs’ımızın tüm Avrupa halkları ve devletleri arasında doğru yerini almasını sağlamasına katkıda bulunacaktır.

Konuşmama son verirken, seminerinize başarılar dilerim.

 

 

  

Avrupa Parlamentosu AKEL Milletvekili Kiryakos Triyandafillidis’in konuşması

 

Konuşmamda iki nokta üzerinde duracağım. Birincisi, Avrupa Birliği’nin birlik politikası nedir? İkincisi, Programlama Dairesi’nce hazırlandığı biçimiyle Kıbrıs Cumhuriyeti’nin stratejisi neleri içermektedir?

Avrupa Birliği’nin Birlik Politikası, Avrupa’nın daha fazla ekonomik bütünleşmesinin sonuçlarının dengeli olması için, Avrupa’nın en zengin ve en yoksul bölgeleri arasında yeniden paylaşımın gerekli olduğu varsayımına dayanmaktadır. Birlik Politikası, Avrupa Birliği bütçesinin (Ortak Tarım Politikası’ndan sonra) ikinci büyük öğesidir ve şu anda 2000–2006 mali dönemi için AB’nin toplam harcamalarının yaklaşık olarak % 35’ini teşkil etmektedir.

             Kişi başına düşen Gayri Safi Milli Hâsıla ortalamasının AB ortalamasının % 75’inden daha düşük oranda olduğu bölgeler, seçilebilir bölgeler olarak nitelenerek, Birlik Politikası fonlarından yararlanabilmektedirler. 2004 Mayısında yaşanan genişlemeden önce, ana hak sahipleri Yunanistan (42,6%), Portekiz (35,2%), İrlanda (26,7%), yeni doğu Alman “federe devletçikler” (Länder) (18,9%), İtalya (Μecogiorno - 17,4%) ve İspanya (14,7%) idi. 1 Mayıs 2004’te on yeni üye devletin AB’ye girmesinden sonra, Birlik Politikası’ndan yararlanmakta hak sahibi durumunda olanlar daha çok Orta ve Merkez Avrupa’da bulunuyorlar. Birlik bölgeleri arasındaki kalkınma düzeyi farklılığı iki katına çıkmış durumda ve bunun sonucunda durağan değişim nedeniyle, daha önceki dönemde hak sahibi olanlar şimdi, % 75 olarak belirlenmiş alt sınırın üzerinde bulunuyorlar.

             Bu “durağan etkinin” normalleştirilmesi için, Komisyon aşamalı bir şekilde kaldırma sistemini (phasing out) önerdi. Bu sistem temel alınarak, daha önceki dönemin hak sahiplerine 2013 yılına kadar geçici destek sunulacak. Ayrıca, sınırları içerisindeki ekonomik ve sosyal düzey farklılıkları arasında köprü kurulmasını hedefleyen kaynaklardan AB’nin zengin ülkelerinin de yararlanmaya devam edecek olmaları şüphesiz bu ülkeleri memnun eden bir diğer unsur oldu.

             Birlik Politikası’na ilişkin yeni yasal çerçeve Avrupa Komisyonu tarafından 15 Temmuz 2004 tarihinde sunuldu ve şimdi Avrupa Konseyi’nde ve Avrupa Parlamentosu’nda tartışılıyor. Bu yasal çerçeve paketi, Avrupa Komisyonu’nun 2004 Şubatında yayınladığı “Ekonomik ve sosyal birlikle ilgili üçüncü rapor”da kaydedilen direktifleri dayanak almaktadır.

             İzninizle şimdi bu yasal çerçeve paketinde yer alan ana konuların kısa ama yararlı bir özetini sunmak istiyorum.

             Avrupa Birliği’nin üye sayısının 25’e çıkmasıyla yaşanan genişleme nedeniyle, Birlik Politikası’na ilişkin Avrupa Komisyonu’nun yeni öncelikler tespit etmesi mantıklıdır. Bu öncelikler şunlardır:

1)    Yakınlaşma (geçmişteki Hedef 1): Bu hedef, kâğıt üzerinde, üye ülkelerin daha az gelişmiş bölgelerinde istihdam yerlerinin yaratılmasını ve arttırılmasını öne çıkarmaktadır. Kişi başına düşen Gayri Safi Milli Hâsıla ortalamasının AB ortalamasının % 75’inden daha düşük oranda olduğu bölgeler, bu hedefe yönelik seçilebilir bölgeler olarak nitelenecektir (bu bölgeler çoğunlukla yeni üye olan ülkelerde bulunmaktadır). Ancak (“durağan etki” gerekçesiyle) daha önceki 15 üye ülke için de, kişi başına düşen Gayri Safi Milli Hâsıla ortalamasının AB ortalamasının % 75’ten daha düşük oranda olduğu bölgelere (2013 yılına kadar) geçici destek sunulacaktır.

2)    İkinci hedef Rekabet ve İstihdam’dır (geçmişteki Hedef 2): ekonomik ve sosyal değişimden, küreselleşmeden ve Brüksel’de çok sözü edilen “bilgi toplumu”na geçişten yararlanmaları için zengin devletlere yardımcı olmak üzere planlanmıştır. İstihdam inisiyatiflerinin, bizce tartışma götüren, Avrupa İstihdam Stratejisi’ni (EES) dayanak almaları söz konusudur. (Emek gücünde, istihdam yerleri yaratılmasında ve çalışma yaşamına giriş olanaklarında uyum sağlanması)

3)    Üçüncü öncelik komşu ülke toprakları arasında işbirliğine yöneliktir: Kentlerde, kırsal bölgelerde ve kıyı bölgelerinde kalkınma, ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi ve Kitle İletişim Araçları’nın geliştirilmesi gibi konularda ortak çözümler bulunması için sınır ötesi işbirliğini teşvik etmeyi hedeflemektedir. Bu işbirliği programlarının idaresi için sınır bölgesinde yeni bir makam organize edilecektir.

Yukarıda belirtilen önceliklerin kurumsallaştırılmasının ardından, Avrupa Komisyonu beş yeni tüzüğü içeren yasal çerçeve paketini hazırladı. Bunlardan birincisi, önemli genel bir tüzüktür ve bundan daha sonra söz edeceğim. Bu tüzük yeni sistemin uygulanmasına ilişkin ilkeleri, kuralları ve standartları belirlemektedir. İkincisi araştırma, yenilikler ve çevre ile ilgili programları finanse etmeye çağrılan Avrupa Bölgesel Kalkınma Fonu’nun (ERDF) rolü ile ilgili olan tüzüktür. Üçüncü tüzük istihdam, çalışma yaşamında kalite ve üretimin arttırılması programlarını içeren Avrupa Sosyal Fonu (ESF) ile ilgili tüzüktür. Dördüncü tüzük Birlik Politikası Fonu’yla ilgilidir ve çevre koruma programlarına, Yunanistan ve Portekiz ile AB’ye yeni üye olan on ülkede Avrupa ağlarına yatırımları öngörmektedir. Beşinci tüzük ise, sınır ötesi işbirliklerini öne çıkaran, nisben yeni bir organla, Avrupa Sınır Ötesi İşbirliği’yle (EGCC) ilgilidir.

Ekonomik kaynaklarla ilgili olarak, Avrupa Komisyonu’nun 336,3 milyar euro, ya da AB’nin Gayri Safi Milli Hâsılası’nın (GNI) % 0,41’inin 2007–2013 dönemi Birlik Politikası için verilmesini önerdiğini söyleyebilirim. Bu miktarın yaklaşık olarak % 78’i “yakınlaşma” önceliğine, yaklaşık % 18’i “Rekabet ve İstihdam” önceliğine ve yaklaşık % 4’ü “Avrupa komşu ülkeler arası sınır ötesi işbirliği” önceliğine denk düşmektedir.

Kıbrıs’la ilgili olarak, kalkınma faaliyetleri için ülkemize verilecek olan miktar, AB’nin Birlik Politikası için ayıracağı ve AB Konseyi henüz mali perspektifler konusunda nihai kararlarını almadığı için henüz ne kadar olacağı bilinmeyen miktardan doğrudan etkilenecektir. Bu durumda, fonlar aracılığıyla yaşama geçirilecek somut projeler programını oluşturmakla değil de, önümüzdeki yıllarda kalkınma çabamızın vizyonu ve felsefesini saptamakla sınırlı kalmakla yükümlüyüz. Şimdiden devlet mekanizmasının bundan sonraki adımları planlayarak bu yönde harekete geçtiğini memnuniyetle görmekteyiz.

2007–2013 dönemi için devlet tarafından hazırlanan Kalkınma Politikası’nın Ana Hatları’na göre, Kıbrıs’ta kalkınma politikasının vizyonu ekonominin ve toplumun çağdaşlaştırılmasına ve ülkemizin yeni teknolojiler, yeni adımlar ve fırsatlar dönemine başarılı olarak geçişi üzerine odaklaşmaktadır. Bu konuda insanı merkez alan bir yaklaşımın temel alınacağı, demokratik kurumların ve toplumsal adaletin genişletilmesine, çevreye saygının ve yaşam kalitesinin geliştirilmesine ağırlık verileceği belirtiliyor. Bunun yanı sıra ülkemizin AB iç pazarına tam entegrasyonunun sağlanması ve AB’nin en gelişmiş ülkeleriyle tam uyumun ve birliğin mümkün olan en büyük oranda gerçekleştirilmesi hedeflenecek. Yeni program döneminde kalkınma çabasının ana stratejik hedefi Kıbrıs’ın, Orta Doğu ülkeleri ve Kuzey Afrika ülkeleri ile Avrupa Birliği arasında ekonomik işbirliği köprüsü ve uluslararası ve bölgesel düzeyde hizmetler sunma merkezi olma rolünün güçlendirilmesi olacak. Stratejik hedefler şunlardır:

·      Yüksek artı değere sahip faaliyetlere yönelik olarak ekonominin güçlendirilmesiyle üretim dinamizminin arttırılması,

  • Kalkınmadan, toplumsal adalet ve bütünlüğün ve güçlenmesinden ve de istihdamdan sağlanan yararlardan herkesin faydalanması,
  • Çevrenin korunması ve yaşam düzeyinin iyileştirilmesi,
  • Kamu yönetiminin ve genel olarak bütün kamu alanının bütün düzeylerde yeniden yapılandırılması ve modernizasyonu,
  • Üretimin iyileştirilmesi,
  • Araştırma, yenilikler ve kalkınma alanlarının geliştirilmesi,
  • Yeni teknolojilerin ve bilgi toplumunun öne çıkarılması,
  • İnsan kaynaklarının sürekli olarak geliştirilmesi,
  • Ulaşımda yaşanan sorunların giderilmesi,
  • Kırsal alanda dengeli gelişme.

Stratejik kalkınma hedeflerinde başarıya ulaşmak için öncelikle yedi temel kalkınma ekseni tespit edilmiştir ve bunlar da devletin 2007–2013 dönemine ilişkin kalkınma projelerini içermektedir.

Birinci eksen, ekonomik rekabet gücünün geliştirilmesidir ve bu bilgi toplumuna geçişi, girişimciliğin geliştirilmesini, tarım ve balıkçılık alanlarında rekabet gücünün arttırılmasını, kamu idaresinde verimliliğin geliştirilmesini, sunulan hizmetlerin kalitelerinin yükseltilmesini içermektedir.

İkinci eksen, toplumsal bütünlüğün güçlendirilmesi, ekonomik olarak dar gelirlilerle yüksek gelirliler arasındaki mesafenin azaltılması hedefini içermektedir.

Üçüncü eksen, insanın doğa üzerinde yarattığı unsurlar ve doğal unsurlar sonucunda zarar gören çevrenin korunmasını sağlamayı hedeflemektedir.

Dördüncü eksen, yaşam kalitesinin iyileştirilmesi konusunda odaklaşmakta ve yurttaşların haklarına tam saygının güvence altına alınması çerçevesinde yurttaşlar toplumunun desteklenmesini ve sağlık, eğitim, çalışma ve güvenlik, sağlık sisteminin yeniden yapılandırılması, sağlık ve kamu sağlığı alt yapılarının güçlendirilmesi ve konut politikası da dahil olmak üzere yurttaşa sunulan hizmetlerin iyileştirilmesini içermektedir.

Beşinci eksen ise, ulaşım olanaklarının iyileştirilmesinin sağlanmasıyla ilgilidir ve temel alt yapıların geliştirilmesini ve iyileştirilmesini içermektedir. Ulaşım, enerji ve telekomünikasyon sektöründeki alt yapılara, Kıbrıs’ın Avrupa ağları ile bağlantısının geliştirilmesine, doğal kaynaklar da dâhil olmak üzere ülkenin üretim kaynaklarının daha iyi değerlendirilmesine, Kıbrıs Cumhuriyeti toprakları üzerinde var olması olası hidrokarbon ve doğal gaz rezervlerinin değerlendirilmesine ağırlık vermektedir.

Altıncı eksen çerçevesinde, insan dinamizminin sürekli geliştirilmesi amacıyla, sosyal diyalog çerçevesinde eğitimin bütün düzeylerinde eğitim reformu öne çıkarılacaktır. Mesleki vasıflar ve yetenekler sistemi ile yaşam boyu eğitime ilişkin olarak bütünsel çerçevesi olan bir strateji oluşturulacaktır. Eğitimin çalışma yaşamının gereksinimleriyle bağlantısının güçlendirilmesine çalışılacaktır ve bunun yanı sıra kadınlar, yaşlılar v.b. nüfusun çalışma yaşamında aktif olmayan kesimlerini teşvik edici programlar öne çıkarılacaktır.

Son olarak da, kırsal alanda dengeli kalkınma ile ilgili olan yedinci eksen ise, tarım sektörünün çok yönlü niteliğini vurgulayarak, kırsal bölgelerde Agro-turizm gibi yeni ekonomik faaliyetlerin, hizmetlerin, alt yapı tesislerinin geliştirilmesini, karayolları ağının iyileştirilmesini, tarihsel merkezlerin canlandırılmasını, kültürel mirasın değerinin gösterilmesini, çevre koşullarının iyileştirilmesini, özellikle hassas nüfus kesimlerinin entegrasyonunu, kitle iletişim araçlarının dikkatini çekmek için düzenlenecek etkinlikler aracılığıyla ekonomik faaliyetlerin genişletilmesini içermektedir.

Devletin 2007–2013 dönemine ilişkin Kalkınma Politikası Programı genel hatlarıyla bunları kapsamaktadır. İlk göz atışla şu saptamaları yaptığımı söyleyebilirim:

  • Bu programın henüz embriyon aşamasında olduğunu her zaman gözden kaçırmadan denilebilir ki, Kalkınma Programı’nın içeriği, ilgili tarafların, toplumsal ortakların beklentilerine az-çok yanıt verecek unsurları bulabilecekleri iyi bir zemini sunmaktadır. Şimdi artık geriye kalan, daha detaylı bir belgede bu hedeflerin pratikte nasıl yaşama geçirileceği konusudur.
  • Belgede toplumsal ortaklar arasında dengenin korunmasına dikkat edildiği görülmektedir Pratikteki uygulamasında bunun nasıl başarılacağını göreceğiz.

Her ne kadar turizmi ve agro-turizmi destekleyici önlemler içerse de, kalkınmada ana ağırlığın, geçmişe nazaran turizm sektörüne daha az oranda verildiği görülmektedir. Turizm, dış unsurlardan ve gelişmelerden çok etkilenen hassas bir sektördür. Yeni teknoloji ve Bilgi toplumu gibi alanlarla ilgili hizmet sektörü, uygun destekler verildiği takdirde, doğru kalkınmanın sağlanması için hem ülke içi insan dinamizmi açısından, hem de yabancı yatırımları teşvik etme açısından değerlendirilebilecek daha sağlam temellere sahiptir. Bu nedenle de, hem ekonominin iki sektöründe gerçek ekonomik ürünün üretilmesini, hem de ihracat faaliyetlerini arttıracağı için, bilgi ve teknolojilerle sanayi sektörünün bağlantısının kurulması daha önemlidir.

Belgede, birleşik pazar çerçevesinde sağlıklı rekabet koşullarının güvence altına alınmasına yönelik yapısal değişikliklerden söz edilmektedir. Bugüne kadarki kısa vadeli deneyimimizi ve diğer ülkelerin deneyimlerini göz önüne alırsak, Kıbrıs gibi küçük ve coğrafi olarak izole bir pazarda tüketicilerin sömürülmesini önleyecek gerekli önlemler alınmasa da, serbest pazarın muhakkak sağlıklı rekabet koşullarını yarattığı söylenemez. Rekabet Komisyonu’nun faaliyetinin, ne yazık ki yeterli oranda sonuç verici olmadığı ve daha fazla kurumsal önlemin alınmasının gerektiği görülmüştür. Aksi takdirde sosyal ve ekonomik birlik sağlanmasına yönelik meşhur politika, tüketicilerin yeterli derecede korunmamasının sonucunda işletmelerin lehine bir politika haline gelmeye mahkûm olacaktır.

Bu belge maalesef Lizbon Gündemi’nin çerçevesinin ötesine gidememiştir. Özellikle altıncı eksende yer alan yaşam boyu eğitim için bütünsel bir stratejik çerçevenin oluşturulmasına ve nüfusun yaşlı ve durağan kesimlerinin çalışma yaşamındaki boşlukları doldurmaya teşvik edilmesine ilişkin önlemlere değiniyorum.

Öncelikle ayrı bir eksenle, kırsal alanlarda çevrenin korunmasına ve ekonomik faaliyetlerin arttırılmasına ilişkin bir dizi müdahalelerin programlanması ve tarımsal kalkınmaya önem verilmesi olumlu bir harekettir. Ayrıca, tarım sektöründe kalkınmaya dinamizm kazandırmayı, üretim maliyetlerinin düşmesini ve rekabet gücünün artmasını istiyorsak, bu alanda yeniden yapılandırma ve modernizasyon bugün yapılması gerekenler arasında ön sıralarda yer almaktadır.

Bunların yanı sıra, kamu idaresinin yeniden yapılandırılması ve modernizasyonu gayreti de olumlu bir girişimdir. Bu başarıya ulaştığı takdirde, çok yönlü yararlar sunacaktır. Kamu sektöründe gizil durumdaki üretici güçlerin büyüklüğü bilinmektedir ve bu güçler değerlendirildiği takdirde, sağlanacak yararlar doğrudan yurttaşların günlük yaşantısında kendini gösterecektir.

Konuşmamı bitirirken, günümüzün en önemli sorularından birine değinmek istiyorum. Birlik sağlamaya yönelik politika da dâhil olmak üzere, Avrupa Birliği’nin politikalarını güdümü altına alma girişiminde bulunan Britanya’nın dönem başkanlığının ardından gündeme gelen soru birleşik Avrupa için Avrupa halklarının nasıl bir toplumsal model istedikleri sorusudur.

Bu soruya yanıtı, Avrupa Birleşik Solu’nun çağrısıyla Avrupa çağında bir diyaloga girecek olan yurttaşlar, sendikalar, çalışanlar, aydınlar verecektir. Bizim önümüzdeki adım budur. İçinde yaşamak istediğimiz koşulların biçimlenmesinde söz sahibi olmaktır.

Hepinize teşekkür ederim.

 

  

Gaetano Bellavİa’nIn konuşmasI

Sİcİlya’dakİ YapIsal Fonlar

 

Öncelikle, Avrupa Birliği ile ilgili bu önemli inisiyatifinize katılmamız için bize yaptığınız davet için, Sicilya Komünist Partisi olarak size teşekkür etmek istiyorum. Sadece ortak siyasal ideolojimizin değil, aynı zamanda Akdeniz’in güzel bir bölgesinde yaşayan adalılar olmamızın da bizi birleştirdiğine inanıyorum. Ortak coğrafi konumlarımız bize günümüzün konularını özel bir bakış açısıyla ele alma olanağını da vermektedir.

Yeniden yapılandırma fonlarıyla ve bunların POR 2000–2006 aktif bölgesel program çerçevesinde kullanımıyla, Sicilya’da topluluk politikasının yeniden yapılandırılması ve sonuçları, en iyi biçimde değerlendirmeniz için burada size anlatmaya çalışacağım önemli bir tecrübeyi teşkil etmektedir. Sicilya gibi, ekonomik ve sosyal açıdan zorlukların olduğu bir yörede hedeflerle ilgili olarak somut sonuçların analizini yapabilmek için, önce yapılandırma fonlarının kendilerine özgü doğasına değinmek istiyorum.

AB’nin hedefi olarak, sosyal ve ekonomik birliğin sağlanması, AB yurttaşlarının yaşam düzeylerinin ve kalitelerinin iyileştirilmesini en ileri hedef olarak koyup, destekleme politikalarıyla bölgeler arasındaki eşitsizliğin azaltılmasını hedeflemektedir.

Temel düşünce, pazarın tamamen genişletilmesinin ve genel ekonomik kalkınmanın otomatik olarak yaşam koşullarının iyileşmesini ve az gelişmiş bölgelerin de kalkınmasını getireceğidir. Birlik sağlama ilkesi, üretici kurumların serbest dolaşımının olacağı bir pazarın yaratılmasını temel almaktadır.

Gerçekten Anlaşma, sosyal politikanın geliştirilmesinin ana olarak birleşik pazarın işleyişine bağlı olacağını belirlemektedir. Sosyal politika pazara ve birliğin sağlanması da ekonomik dengelere bağlıdır. Kısacası, bu görüşe göre, birlik sağlama politikası toplumsal kurtuluş aracı değildir, fonların siyasi kullanımıyla iç pazarın yaratılmasının aracıdır ve bu da bazı durumlarda olumsuz ekonomik sonuçlar ve dolayısıyla olumsuz toplumsal sonuçlar getirebilir. Eğer sosyal politikayı, kapitalist ekonomik sistemde bağımlı bir öğe olarak değil de, bir alternatif çözüm olarak görüyorsak, o zaman kalkınmayı sağlayacak yolları aramalıyız. Anlaşmaların temel anlayışındaki gerçek gereksinimlere yanıt verecek bir sosyal politika, Avrupa’da farklı bir siyasal ses olan Avrupa Solu’nun üzerinde çalışması gereken bir konudur. Bu bakış açısıyla, Sicilya’da yapısal fonların kullanılmasının sonuçları değerlendirilebilir.

Hiç bir zaman gerçekleştirilmemiş olan, iç pazar mantığına dayalı bölgesel bir programın ilk hedefi, farklı stratejik eksenleri olan, çeşitli önlemleri belirli bir örgütsel plan içerinde olmayan ve sonuçta ana meseleden uzaklaşıp, adadaki durağanlığın nedenlerinin ve kalkınma için izleyeceği prototip programın araştırılmasına götürdü.

Doğal olarak sonuçta bölgemize ilişkin çok sayıdaki ve karmaşık yasaların da etkisiyle, yapılandırma fonlarının dağınık bir biçimde kullanıldığı bir program oldu.

Egemen sınıfların becerisizlikleri sonucunda, Sicilya’da bugün bile bir programlamanın olmaması merkezi bir meseleyi teşkil etmektedir. Bu geçmiş yıllarda aşılmış olan bir konu olmalıydı. Sicilya’nın bölgesel ekonomik bağımsızlığına yönelik başlangıçtaki hedefte başarıya ulaşılamamasını, müşteri ilişkilerine dayalı olan ve bölgesel kalkınma inisiyatiflerinin ender olarak gündeme geldiği bir ekonomik sistemin yaratılması izledi. Bu çerçevede, kamu idaresinin organizasyonu konusu aşırı boyutlar aldı. Sicilya’da bugün 16 binden fazla bölgesel memur var. 1999 yılına kadar aktif olan çok yönlü fon planı (POR) vardı, Aktif bölgesel program Sağ hükümet tarafından hazırlandı ve birinci program döneminin sonunda, 2000 yılı Ağustos ayında Avrupa Komisyonu tarafından onaylandı.

Dört yapısal fon (bölgesel kalkınmaya ilişkin FESR, topluluk kalkınmasına ilişkin FSE, tarımsal kalkınmaya ilişkin FEAO ve balıkçılığa ilişkin SFOP) ile devlet ve bölgesel finansmanlarının desteğine sahip olan POR, bir dizi önlemleri içeren altı eksenden ibarettir. Toplam harcamalar 7 585, 864 milyon euroya ulaşmaktadır. Avrupa Birliği’nin katkısı da toplam harcamanın % 50,9’una denk düşen 3 857, 946 milyon Euro düzeyindedir. Bu miktar içinde:

·      2 267,494 milyon Euro Avrupa Bölgesel Kalkınma Fonu’ndan,

·      783,983 milyon Euro Avrupa Tarım Fonu’ndan,

·      756,469 milyon Euro Avrupa Sosyal Fonu’ndan,

·      50 milyon Euro Balıkçılık Finansman Aracı’ndan

gelmektedir ve geri kalan miktar da ulusal makamlardan temin edilmektedir.

Özet olarak, 6 eksen şu şekilde ayrılmıştır:

Eksen 1 Su kaynakları alanında müdahalelerle doğal kaynakların korunması ve değerlendirilmesi, toprakların ve sahillerin korunması, atıkların idaresi ve ekolojik bir ağ yaratılması, enerji alanı.

Eksen 2 Kültürel zenginlik. Bölge politikası çerçevesinde, çevre ile kültürel varlık ve turizmle ilgili müdahaleleri içermektedir. Yaşama geçirilmiş inisiyatifler, çevrenin değerlendirilmesi ile kültürel mirasın korunmasını ve öne çıkarılmasını hedefliyorlardı. Bu çerçevede müzelerin, arkeolojik alanların değerlendirilmesine yönelik yeni çalışmalar başlatıldı.

Eksen 3 İnsan dinamizminin değerlendirilmesi ve eğitim ile araştırma önlemlerinin uygulanmasının, fırsat eşitliklerinin sağlanmasının, kamu idaresinin yeniden yapılandırılmasının öne çıkarılması ve iş bulmanın kolaylaştırılması.

Eksen 4 Bölgesel kalkınma sistemleri. Bu eksende tarım, sanayi ve turizm alanlarında kalkınma çerçevesinde, tarımla ilgili somut programla aracılığıyla, bölgesel kaynakların güçlendirilmesi yer almaktadır. Aşağıdan yukarıya doğru bir programlamanın yaratılmasının başlangıçtaki hedefinin, ilgili kişilerin doğrudan katılımıyla, bölgesel kaynakların güçlendirilmesi ve değerlendirilmesi olduğu kaydedilmeye değerdir.

Eksen 4 Kentlerde bölgesel yeniden yapılandırma. Hedef, bu eksenin içerisinde gelişmiş hizmetler sektörüne sahip olan büyük yerleşim bölgelerinde toplumsal izolasyona karşı koymak için gerekli önlemlerin yer almasıydı.

Eksen 6 Alt yapıların tamamlanması ve güçlendirilmesi. Bu çerçevede faaliyetler, pek çok yörede II. Dünya Savaşı döneminden kalma alt yapı tesisleri de dâhil olmak üzere, Sicilya’nın alt yapı tesisleri sisteminin tamamlanmasına yönelik büyük projelerin gerçekleştirilmesi üzerinde yoğunlaştı.

Her bir eksenin finansmanıyla ilgili olarak, gerçekleştirilen hedeflerle bağlantılı bir şekilde finanse ediliş süreci hakkında bilgi edinmek açısından size sunduğum tablo yararlı olabilir diye düşünüyorum. Çoğu kez fonlardan finansmanlar bölgesel bütçeye gidiyordu ve bunlar alışılmış harcamaların ve olağanüstü toplumsal gereksinimlerin karşılanmasında kullanılıyordu. Bu politikalar sonucunda, iş piyasası geçici çalışanlarla doluyordu ve sonuç olarak adamızda var olan hasta bir siyasal sistemin yeniden üretilmesi olgusu ile karşı karşıya kalınıyordu. Kısacası, program ve işleyiş çerçevesinde, programın tamamlanmasının POR’un ana hedefi olduğunu belirtmemiz gerekiyor, bunun için de her bir eksen için 60 önlem detaylı bir şekilde anlatılıyor. 1260/99 sayılı AB Tüzüğü’nün 34. maddesine göre, Sicilya Bölgesi Program Müdürlüğü POR’un normal, doğru ve sonuç alıcı olarak idaresinden sorumlu makamdır. Koordinasyona ilişkin olarak da, eksenlerde belirtildiği gibi oluşturulmuş olan örgütsel çerçevede kalkınma hedeflerinin gerçekleştirilmesi sorumluluğu bölgesel makamlara verildi. Örgütsel yapı hakkında kısa bir bilgilendirme yerine, daha fazla bilgiyi sunmamın, POR çerçevesindeki yeniden yapılandırma ve hedefler arasındaki özlü ilişkinin anlaşılması açısından yararlı olacağı kanaatindeyim. Başka bir organa POR gözlemciliği görevi verildi. Bu komitede programlama sorumlusu dışında müdürler, aralarında sendikal örgütler ve çevre kurumları da olmak üzere bazı toplumsal kuruluşlar da yer aldılar.

Size sunduğum bu tabloda programlanmış gerçek kalkınma çerçevesinde yapılan müdahalelerin örgütlü olması gereğinin özellikle altını çizmek istiyorum. Ayrıca karşılaştığımız bazı çelişkilerden de söz etmek istiyorum. Bazı önemli girişimler gerçekte hedeflerine ulaşamadılar, hatta hedeflerinden uzaklaştılar. Eksen 1 “Doğal kaynakların korunması ve değerlendirilmesi” çerçevesinde, Bölge Ormanı Projesi ve yangınlara karşı önlem gibi bazı merkezi girişimler, yetkili makamların işbirliği eksiklikleri ya da koordinasyon eksikliği nedeniyle hiç uygulanmadılar. Sularla ilgili olarak, her ne kadar 1960’lı yıllarda durmuş olan genel bir suları düzenleme projesi olmasına rağmen, henüz yeraltı ve yerüstü sulara ilişkin verilerin tam bir tablosuna ulaşılamadı. Bu arada adanın dokuz bölgesinde su sistemlerinin özelleştirilmesi işlemiyle suyun bedeli artmaya başladı. Bu da suyun artık toplumsal bir nimet olmaktan çıkıp, dramatik sosyal sonuçların ortaya çıkmasına yol açtı. Akdeniz için merkezi bir mesele olan enerji alanında, bölgesel enerji projesi olmadığı için alternatif bir kalkınma modeli, yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılması için özel önlemler uygulanmıyor. Atıklarla ilgili olarak, atık işlem projesinin oluşturulması çabası hedeflerinden tamamen uzaklaştı ve yöre için gelecekte zararlı olacak bu durum karşısında, yöre sakinleri örgütlü bir biçimde yoğun tepki gösterdiler. Çevre alanına gelince, Eksen 1 çerçevesinde öngörülen önlemler arasında sahillerin korunması hedefi de vardı. Bir yandan POR çerçevesinde çevrenin korunması önlemleri, diğer yandan da yetkili organ olan Çevre Koruma Bölge Bürosu’nun (ARPA) görevlerini yerine getirmedeki yetersizliği ile karşı karşıya kalındı. Bu konuda büyük çelişki yaşandı. Ayrıca inşaat izinlerinin verilmesinde ve genel olarak kent planlaması alanında bir basitleştirme gözlemlendi. Bu şekilde her bir eksen çerçevesinde, hedeflerle alınan somut sonuçlar arasındaki çelişkileri sıralayabilirim. Ancak özet olarak şunu belirtebilirim ki, Sicilya’daki bölgesel programlama, uzmanların da, toplumun da dile getirdiği gibi, özlü nitel değişiklikler getirmedi.

Sözlerime son verirken, programların olası olumlu sonuçları açısından geniş katılımın önemli olduğunu vurgulamak istiyorum. Bu anlayışla, benim görüşüme göre Sicilya yegâne olumsuz örneği teşkil ediyor. Sanırım, Sicilya’daki özel toplumsal ve kültürel durum ve mafyayı siyasetle bağlantılı hale getiren egemen iktidar sistemi nedeniyle, yararlardan faydalanmada herkese eşit olanak verilmedi. Ayrıca Sicilya’da aşağıdan yukarıya doğru bir programlamanın olmadığına inanıyorum. Kaynakların dağıtımında gerçek ilginin yoğun olduğu sonuçlar yoktu. Hatta kaynakların idaresine katılım işlemindeki eksikler, toplumsal ilerlemenin temel hedefinin gerçekleştirilmesi çerçevesinde, kaynaklara demokratik ulaşım konusuyla bağlantılıydı. Sicilya’da kaynakların idaresi, bu yıllarda adamızdaki ekonominin de karakteristik özelliğinde görüldüğü gibi, müşteri ilişkileri temelinde oldu. Bu dramatik bir olaydır. Bugün Sicilya’da geçici işçi statüsünde çok sayıda çalışan var, ayrıca sadece ve sadece finansman yardımlarından yararlanmak amacıyla tüzel kişilerin ve şirketlerin sayısı da çok arttı. Bu çerçevede, sistem karşısında bizim Sicilyalı komünistler olarak yapmamız gerekenler var. Bunlar, kökleri toplum ve bürokrasi içerisinde olan mevcut mafyacı kontrol sistemi nedeniyle hiç de kolay şeyler değil. Bu nedenle bu sorunlara ilişkin çözümlerin olması için, sadece pazarın kalkınması çerçevesinde kaynaklara tek yanlı ulaşım nedeniyle ekonomik geri kalmanın aşılması yetmiyor. Bir program çerçevesinde olsun ya da olmasın, çeşitli ekonomik inisiyatiflerden herkesin yararlanabilmesi için, ilk hedefin toplumsal ve siyasal gerçekliğe müdahale olduğunu bizim deneyimimiz göstermiştir.

Bizim tarihimiz, bu yönde önemli değişikliklerin olduğunu göstermektedir. Bu nedenle de, biz Akdenizli adalıların karakteristik özelliği olduğu bilinen ısrar gücüyle, ileri doğru gitmeyi, ilerlemeyi istiyoruz.

Hepinize teşekkür ederim.

 

 

Avrupa Komisyonu Tarım Genel Müdürlüğü Kıbrıs ve Yunanistan Ekonomik Sorumlusu

Aleksandros Krikelas’ın konuşması

 

Yarının tarımsal kalkınması politikası

Daha umutlu, daha basit ve yurttaşların kaygılarıyla daha uyumlu

 

2007–2013 program döneminde Avrupa Birliği’nin Yapısal Fon’larından tarımsal kalkınmanın desteklenmesi ile ilgili bir tüzük için AB Tarım Bakanları Konseyi bir siyasal anlaşmaya vardı. Yeni tarımsal kalkınma politikası daha öncekinden daha yüksek hedefler koyan bir içeriğe sahiptir ve kırsal kesimin modernizasyon ve yeniden yapılanma gereksinimlerini göz önüne alarak, çevrenin korunması amacını öne çıkarmakta ve yeni istihdam yerleri yaratarak kırsal kesime yeni olanaklar sunmayı hedeflemektedir. Bunun yanı sıra basittir, çünkü bugünkü çok sayıdaki programı ve ekonomik veriyi bir çerçeve içerisinde bir araya getirmeyi öngörmektedir. Ayrıca, yiyeceklerin güvenilirliği ve kalitesi konularında yurttaşların sadece kaygılarına yanıt vermekle kalmayıp, tarımsal alt yapılara ilişkin taleplerini de göz önüne aldığı için, yurttaşlara daha yakındır. Bunlara ek olarak, yiyecek zincirinde, toprağın idaresi konusunda ve kırsal kesim nüfusunun gereksinimleri konusunda tarım alanındaki üreticiyi ciddi olarak dikkate almaktadır.

Komisyon’un tarım ve tarımsal kalkınmadan sorumlu üyesi Sayın Fischler Boel yaptığı beyanda “Bu anlaşma sayesinde, tarımsal kalkınma politikamızı yenileyebilir, kırsal bölgelerde kalkınma ve istihdam çabalarımızın kalbine yerleştirebiliriz” dedi ve şunları ekledi: “Bu yeni politika, rekabet gücünün arttırılmasına, çevre korunmasının desteklenmesine yardımcı olacaktır. Tarım Bakanları Konseyi üyeleri, siyasal durumun bütün güçlüklerine rağmen, önemli kararların alınması amacıyla yapıcı bir anlayışla birlikte çalışabileceklerini gösterdiler. Bu anlaşma, ekonomik perspektifler çerçevesinde öngörülen önemli bir başarıdır.”

Yeni tarımsal kalkınma politikasının ana özellikleri

  • Tarımsal kalkınma için bir fon (FEADER)
  • AB’nin önceliklerini esas alan yeni bir strateji.
  • Denetim ve değerlendirmenin güçlendirilmesi, sonuçların daha iyi akışının sağlanması ve üye devletler ile Komisyon arasında yetkilerin daha net bir şekilde paylaştırılması
  • Programların yerel gereksinimlere uyum sağlayabilmesi için üye devletlerde, bölgelerde ve yerel eylem gruplarında daha büyük özgürlüklerin olması temelinden hareket eden bir yaklaşım.

Dört Büyük Hedef

Öncelik Ekseni 1 / Tarımda rekabet gücünün arttırılması

Örnek olarak:

  • İnsan dinamizminin iyileştirilmesini ve yeniliklerin öne çıkarılması hedefleyen önlemler
  • Doğal sermayenin yeniden yapılandırılması ve iyileştirilmesi
  • Yiyeceklerin kalitesinin iyileştirilmesi programlarında yer alan tarım çalışanlarının desteklenmesi
  • Yeni tarım çalışanlarına yönelik yardımlar

Ulusal katkının toplamının en azından % 10’u bu eksene yönelik olmalıdır. Yakınlaşma bölgelerinde topluluk katkısı % 50 ila % 75 olacaktır.

Öncelik Ekseni 2 / Çevre ve toprakların idaresi

Örnek olarak:

  • Dağlık ve dezavantajlı bölgelere yardım
  • NATURA 2000 çerçevesinde ödemeler
  • Yeniden ağaçlandırma ve ilk kez ağaçlandırma
  • Hayvanların daha fazla yaşamalarına yönelik önlemler

Ulusal katkının toplamının en azından % 25’i bu eksene yönelik olmalıdır. Yakınlaşma bölgelerinde topluluk katkısı % 55 ila % 80 olacaktır.

Öncelik Ekseni 3 / Yaşam kalitesi

Örnek olarak:

  • Tarımsal faaliyetlerin güçlendirilmesi
  • Küçük işletmelerin desteklenmesi
  • Turizm işletmeleri ve agro-turizm
  • Köylerin yenileştirilmesi

Ulusal katkının toplamının en azından % 10’u bu eksene yönelik olmalıdır. Yakınlaşma bölgelerinde topluluk katkısı % 50 ila % 75 olacaktır.

Öncelik Ekseni 4 / LEADER Yaklaşım

Örnek olarak:

Her eksen, topluluk stratejilerinin öne çıkmasına katkıda bulunacak bir LEADER öğesi içermelidir.

Ancak LEADER Yaklaşım nedir? Burada, ana niteliği aşağıdan yukarıya doğru programlama olacak olan ve yerel eylem grupları tarafından yaşama geçirilecek olan bütünsel bir biçime ve yoğun bir şekilde yeni bir unsura sahip olan bir yaklaşımdan söz ediyoruz.

Ulusal katkının toplamının en azından % 5’i bu eksene yönelik olmalıdır.

 

 

 

 

Avrupa Parlamentosu Yunanistan Komünist Partisi (KKE) Grup Sözcüsü

Kratis Kiryazis’in konuşması

 

AB’nin Birlik Sağlama Politikası ve Yunanistan örneği

 

Konuşmama başlamadan önce bu seminere katılma davetiniz ve Birlik fonları ile ilgili görüşlerimizi ve ülkemizin deneyimini anlatma fırsatı verdiğiniz için size teşekkür ederim.

AB’yi oluşturan ülkelerin ekonomileri, özellikle AET’nin ilk halinden sonraki genişlemede önemli değişimler ve aynı zamanda tarihsel, siyasi v.b. farklılıklar göstermiştir.

AB’yi oluşturan ülkelerin içerisinde, çeşitli birimlerinde ya da bölgelerinde, ekonomik faaliyetlerin eşit olamayan dağılımı ve farklı düzeylerdeki gelişmişlik nedeniyle, kapitalizmin eşitsiz gelişiminin temel unsuru olan, sosyal ve ekonomik eşitsizlikler mevcuttur. Ancak ülkelerin iç eşitsizlikleri, genel hatları ile aynı alanlara ilişkin olarak topluluk düzeyi ile farklarından önemli oranda daha küçüktür.  

AB’nin bölgesel politikaları oldukça geç uygulanmaya başlamıştır. Özünde AET’ye İngiltere, İrlanda ve Danimarka’nın katılmasıyla yaşanan genişlemenin ardından, Avrupa Bölgesel Kalkınma Fonu’nun (ABKF) yaratılmasını İspanya ve Portekiz’in katılımı ve Akdeniz Entegre Programları izledi. Bunun ardından da, birleşik iç pazar ve Maastricht Sözleşmesi’yle birlikte Birlik Fonu ve daha sonra bazı ülkeler için “Delor Paketleri” ve Topluluk Destekleme Çerçevesi geldi.

O günün koşullarında, bu fonların beyan edilen temel hedefi, “bölgeler arasında var olan eşitsizlikler azaltılarak ve olanakları sınırlı olanların geride kalmamaları sağlanarak, Topluluğun uyumlu bir gelişmeyi öne çıkarması...” ve Maastricht Sözleşmesi’nin ardından da “ekonomik ve sosyal birliğin” ileri götürülmesiydi.

Fakat gerçeklikte, diğer Birlik kaynakları gibi bu fonların hedefi, ulusal ve (var olan yerlerde) bölgesel bütçelerin kontrolü ile her üye ülkenin ekonomik kalkınma yöneliminin büyük sermayenin tercihleri doğrultusunda, yani erk sisteminin yeniden üretilmesi amacıyla, belirlenmesiydi.  

Bu fonlarla önce AET sonra da AB, merkezi iktidarı bir kenara iterek, daha küçük idari birimlerle ve devlet birimleriyle ve de kitlesel, mesleki v.b. kuruluşlarla aşamalı bir şekilde kurumsallaştırılan doğrudan bağlar kurmasına izin veren “olumlu” bir siyasi müdahale mekanizmasına sahip oldu. Bu şekilde, siyasi ve ideolojik olarak müdahale etmesinin, bilinçleri satın almasının, kapitalist sistemi ve emperyalist merkezi desteklemenin tek yol olduğu politikasını savunan taraftarlar katmanını oluşturmasının yolu açıldı.

Bizim değerlendirmelerimizle hemfikir olmayanlar dahi, Topluluk kaynaklarının eşitsiz olarak dağıtıldığını hem Yunanistan deneyiminden, hem genel değerlendirmelerden, hem de Komisyon verilerinden görmektedirler. Bu eşitsiz dağıtım da, arzu edilen sonuca değil, yeni ve daha keskin eşitsizliklere yol açmakta, eşit olmayan gelişme kuralının uygulanmasında geciktirmeye değil, sonuç olarak hızlanmaya neden olmaktadır.

Bölgelerin sosyo-ekonomik durumlarına ilişkin aynı raporlarda görüldüğü gibi, Topluluğun bölgelere yönelik politikasının ana finansman aracı olan Avrupa Bölgesel Kalkınma Fonu’nun (ABKF)  faaliyete geçmesinin ilk 14 yılında zengin bölgelerle, yoksul bölgeler arasındaki mesafe azalmadı, aksine daha da büyüdü.    

Bütçeden ayrılan kaynaklar çok azdı (Örneğin 1981–1985 döneminde % 6,2’yi geçmiyordu). Hâlbuki İspanya ve Portekiz’in tam üyeliğinin ardından Topluluk nüfusunun % 41’ini, Topluluk yüzölçümünün % 66’sını kapsamı içerisine alıyordu. O dönemde bu durumu kimileri ağır hastaya gazlı bez dağıtmaya benzetiyordu.

AB’nin (15’lerin) en yoksul ülkesi olan ve olmaya da devam eden Yunanistan, durumunun göreceli olarak sürekli olumsuzlaştığını görmekteydi ve kişi başına düşen ulusal gelir Avrupa Birliği ortalamasıyla kıyaslandığında on yıldan beridir önemli oranda azaldığı görülüyordu.

Atina ve tam üyeliğin ilk yıllarında Selanik, seçilebilir bölgelerin dışında tutuldu, oysa hem Atina’nın içinde yer aldığı Attiki bölgesinden, hem de Yunanistan’dan çok daha fazla gelire sahip olan en azından 50 Birlik bölgesi, (Yunanistan’a verilmesi gereken kaynaklar verilmeyip) Yunanistan’dan kaynak aktarımı ile güçlendirildi.

Gereksinimlerle kıyaslandığında çok sınırlı olduğu görülen bu fonların, tüm araçlar kullanılarak yoğun bir şekilde propagandası yapıldı ve tam üyelikten yana olanların “altın kaşlıkla yeme zamanı geldi” doktrininin doğru olduğu gösterilmeye çalışıldı.

Göreceli fakat aynı zamanda mutlak gelir azalması yeni, keskin sosyal karşıtlıklara yol açtı. Ancak Yunanistan’ın AET’deki süreci aynı zamanda o dönemde AET’ye karşı olan ve emperyalist karakterini suçlayan PASOK gibi güçleri AB’ye destek vermeye, Maastricht ve Para Birliği sürecinin avukatları olmaya götürdü.

Birleşik iç pazarla bölgesel politika kaynakları arttırıldı, çünkü özellikle daha az gelişmiş durumdaki ülkelerin plütokrasileri uyum çabalarının karşılığını istemeye başladılar ve bu şekilde “hap tatlı hale getirilmeye” başlandı. Halk içerisinde yükselen endişelere yanıt olarak, kaynakların arttırılmasına refakat eden, bilinen iletişim politikası gündeme getirildi. Bu şekilde emperyalistler arası iç çelişkilerin gerginliğini azaltacak bir supap gibi tepkiler azaltılmaya çalışıldı. 

Daha sonraları, bölgelere değil de ülkelere yönelik olan Birlik Sağlama Fonu ile de aynısı yapıldı. Bu şekilde adeta Para Birliği’ne girme çabaları ve dayatılan kriterler için bir tür tazminat veriliyordu.  Bu gelişmelerin en karakteristik örneği uzun vadeli programlamaydı: önce 4 yıllık ilk Delor paketi, ardından 2.5 yıllık paket ve daha sonra da 7 yıllık paket.  

Sosyalist ülkelerdeki alt üst oluşların ve Maastricht Sözleşmesi’nin ardından, bu şekilde, kapitalist yeniden yapılandırma, pazarların “serbestleştirilmesi” ve özelleştirme çerçeveleri içerisinde bölgelere “sıra” geldi ve bölgeler toplumsal rolleri göz ardı edilerek, yaşamaları ekonomik özerkliklerine, üreticiliklerine ve sonuç alıcılıklarına bağlı olan sanki işletmeler gibi ele alındı.

İstikrar Anlaşması, Maastricht ve Para Birliği kriterleri arasında esir olan aynı devletler ve bölge çapındaki yerel yönetimler, halk katmanlarını rahatlatacak, halkın gereksinimlerini karşılayacak öncelikler yerine, AB’nin kalkınma öncelikliklerini izlemek “zorunda kaldılar”.

Örneğin Delor paketinin % 82,3’ünü oluşturan 2. Topluluk çerçevesi, ulusal kalkınma önceliklerini önemli oranda etkileyerek, yıllık bazda ulusal yatırımlar programının kaynaklarının % 70’ten fazlasını ve ulusal kaynaklardan gelen % 45’i taahhüt altına aldı, bağlı kıldı.

Bu arada Atina ve bölgeler arasında dengesiz dağıtımla, Yunanistan’ın en büyük sorunlarından biri olan nüfusun aşırı merkezileşmesi sorununu daha da keskinleştirdi ve ağırlaştırdı.

Bir diğer örnek de, 3. Topluluk Destek Çerçevesi’nde finansmanların Almanya için % 45 oranında arttırılmasına karşın, Yunanistan için % 17 düşürülmesidir. Ya da Birliğin kendisinin de doğruladığı gibi, Yunanistan ve diğer daha az kalkınmış ülkelere verilen fonların %40’ının başta Almanya olmak üzere diğer finansman ülkelerine geri veriliyor olmasıdır.

Yunanistan ve Portekiz’de aynı zamanda iç çelişkilerin keskinleşmesi olgusu ile gelişmiş ve geri kalmış bölgeler arasında makasın daha da fazla açıldığı görüldü ve 4. Topluluk Destek Çerçevesi’nde ülkenin bazı bölgelerinin Hedef 1’in dışında tutulduğu, buna karşın sadece 15’lerin AB’sinin değil, 25’lerin AB’sinin en yoksul bölgeleri arasında yer aldıkları olgusu görüldü.

Bölgesel kalkınmanın çalışanların konumlarının iyileşmesi ve yaşam standartlarının yukarı çekilmesi ile özdeş olmadığını görmek için, çok reklâmı yapılan İrlanda örneğine bakmak yeterlidir. Bu örnekte de, kapitalizm ve eşitsiz kalkınma koşullarında tam da söylenenin aksi olmaktadır.

Yine Yunanistan örneğine dönüp, özellikle de kişi başına düşen milli gelir açısından Avrupa Birliği ortalamasını % 104 oranı ile aşarak önemli bir yükseliş gösteren Merkezi Yunanistan’ın Biyotiya bölgesi örneğine değineceğiz. AB kendi verileriyle bunun sadece sermaye için olduğunu gösteriyor. Çünkü işsizlik, istihdam, eğitim, sağlık, konut, sosyal hizmetler gibi alanlarda tüm Birlik göstergeleri, bu bölgenin Yunanistan’ın en yoksul bölgeleriyle aynı ya da daha aşağı bir düzeyde olduğunu ortaya koymaktadır.

2007–2013 dönemi programları

Öngörülen önlemlerle eşitsizlik daha da yoğunlaşmakta, halka ve çalışanlara karşı önlemler ileri götürülmektedir.

Daha az gelişmiş bölgelere ve 15’lerin daha az gelişmiş ülkelerine yönelik fonlarının azaltılması ve 10 yeni üye ülkenin beklentilerinin tatmin edilmeyecek olması kesindir.

Bu fonların kullanım koşulları ve kullanımlarının sınırlandırılması daha da sertleştirilmektedir ve Konsey’de ara yenilenmesi sonrası şekillenen Lizbon Stratejisi planlarına ve onun yönelimlerine yanıt verilmesi çağrıları yapılmaktadır.

Pek çokları tarafından doğrudan ya da dolaylı bir biçimde itiraf edildiği gibi, bu politikanın uygulanması çerçevesinde Komisyon’un planları sınıfsal olarak çok nettir. Çalışanların sömürülmesi aracılığıyla ekonomik büyümeyi, “global” diye adlandırdıkları ortamda emperyalistler arası çelişkilere karşı koymayı, emek gücünün ücretini sıkıştırmayı, sermayenin temerküzünü hızlandırmayı, çalışanların bilincinde sınıf işbirlikçiliğini “meşrulaştırma”yı hedeflemektedirler. 

Finansman desteği verdikleri programlar ve yapısal fonlar bu politikanın temel aracı olmaktadır. Sosyal Sigorta Kurumları’nın daraltılmasını, çalışma sürelerinin arttırılmasını, sermaye-emek ve metaların serbest dolaşımını kolaylaştırmayı, özelleştirmeler ve pazarların serbestleştirilmesi aracılığıyla kapitalist yeniden yapılanmaları kolaylaştırmayı destekleyerek, sürekli ve istikrarlı çalışma koşullarını alt üst ederek, çalışma ilişkilerinde elastikiyeti dayatarak, çalışanların daha da fazla sömürülmesine katkıda bulunmaya kalkışmaktadırlar.

Tam üyeliğin destekçilerinin propagandasını yaptığı “altın kepçeyle yenileceği” masalının çalışanların gözüne serpilmiş bir kül olduğunu Partimiz ilk andan itibaren gösterdi. AB destekçilerinin çok para propagandası ya yalandır, ya da sadece zenginleri ilgilendirmektedir.

1984 yılında seçimler öncesi Yunanistan’ın o dönemde o zamanki AET’den ne alıp, ne verdiğini gösteren broşürü yayınladığımızda, Komisyon’un Yunanistan Bürosu’nun, başta Yunanistan’a giren her bir euro karşılığında 3 euronun ticari açık olarak ihraç edildiği argümanı ya da ülkenin kalkınma politikasının tekeller lehine belirlendiği olgusu olmak üzere, argümanlarımızı yalanlamaya kalkışması karakteristik bir örnektir.

Bir kaç yıl sonra Komisyon, aynı argümanları, yani doğrudan geriye iadeler, ticari avantajlar ve birlik bütçesine yaptığı katkıyı azaltmak isteyen Almanya’nın lehine ekonomik yönelimlerin belirlenmesi argümanlarını kullanıyordu.

Biz ülkemize gelen fonların artması için mücadele ediyoruz, çünkü bunların çalışanlardan ve ülkemizin ürettiği zenginlikten tekellerin aldıklarının çok küçük bir kısmı olduğuna inanıyoruz.

Bunun tek başına yeterli olmadığını biliyoruz ve bazı sahte umutlar yaratabileceğini de görüyoruz. Çünkü sonuçta en önemli olan gerçek şudur: Bu fonlar tüm AB üyesi devletlerin çalışanlarından gelmektedir ve plütokrasinin gereksinimlerine göre sermayeye sunulmaktadır. Yunanistan deneyimi ve diğer ülkelerin deneyimleri göstermektedir ki, fonlara rağmen ya da daha doğrusu fonlarla birlikte işsizlik artmaktadır, yoksulluk artmaktadır, kısmi istihdam artmaktadır.

Avrupa nüfusunun en zengin % 10’u ile en fakir % 10’u arasındaki mesafe iki katından daha fazlasına çıktı. İşsizlerin sayısı 20 milyonu ve yoksulların sayısı da 70 milyonu aştı.

Mesele, fonların nerelere yöneleceğidir. Fonlar, Yunanistan’da başlangıçta destekleyici sosyal katmanlar yaratılması ve AB’nin propagandası için kullanıldı. Daha sonra örgütler dâhil edildi, yığınların yönünü şaşırtma gayretiyle “tek yol” politikası işlenmeye başlandı. Fonların büyük bir kısmı halkın gereksinimlerine değil, Yunanlı – yabancı çok büyük işletmelere verildi ve en sonunda da bunlar karlarını artıran sermaye için öncelikli olan büyük projelerde çalışma koşullarında değişiklikler, işten çıkarmalar halini aldı.

Fonların talep edilmesi ne halkın gereksinimlerini karşılamak için yeterlidir, ne de zorunlu koşuldur. Bunların değerlendirilmesi, halkın gereksinimlerini en ön sıraya koyarak belirlenecek öncelikler konusudur. Bu gereksinimlerin, sınıf işbirlikçiliğinin ve işçi karşıtı önlemlerin ileri götürülmesi için kullanılmasına izin veremeyiz, tersine halkın gereksinimlerinin karşılanması hedefinin,  sistemin kendisiyle, emperyalist merkezle mücadeleyi, çatışmayı ileri götürmesi gerekir. Bu konuda halk kitleleri, kitlesel örgütler ve yerel yönetimler önemli rol oynayabilirler. Mesele paranın nasıl alınacağı sorusuna yanıt bulmakla uğraşmak değil, çalışanların ve geniş halk katmanlarının hangi gereksinimlerinin karşılanacağıdır.

 

 

SAYFA BAŞINA DÖNÜŞ   

 

 

 

 

                    ANA SAYFAYA DÖNÜŞ